30 Ekim 2021 Cumartesi

ÇOCUKLAR

 

    Her şey çocuklarla güzel...Uzun bir sokağa çıkma yasağından sonra bugün sokaklar şenlendi. İki aya yakındır kapalı olan büyük park bugün çocuk cıvıltıları ile çınladı ve hayata ses geldi. Her koşuşturma her çığlık bambaşka güzel geliyordu kulağa. Oradan oraya koşuşanlar, top oynayanlar meğer aslında yaşamımızı ayakta tutan, yaşanılır kılan çocuk sesleri imiş. Düşünsenize hiç çocuk yok… sesler, hayaller, masum gülmeler, ışık saçan bakışlar... hiç birisi yok. Ne kadar renksiz olurdu değil mi hayat? Bazen bazı şeyleri varken farkedemeyiz ya işte çocuklar da öyleydi hayatımızda. Onların yaşam enerjisi bize güç veriyor. İlla kendi çocuğumuz olmasına gerek yok her çocuk kendi başına bir enerji topu. Bugün öğlen dışarıya çıktığımda parkın oradan geçerken birden yüzümde bir gülümseme peydah oldu, sonrasında farkettim ki rengarenk kıyafetleri ve kahkahaları ile çocuklar oradaydılar. Çimenler yeniden canlandı. Zaten üzerinde koşulmayıp, düşülmeyip, uzanılmayınca ne anlamı kalır ki çimenlerin… etrafında koşulup, sarılıp, tırmanılmayınca ne anlamı kalır ki ağaçların...ve bunları çocuklar yapınca bir de, değmeyin doğanın keyfine.. İşte o yüzden çocuklarımız canımız, kanımız, yaşam enerjimiz... işte o yüzden çocuklar umudumuz,  gülen yüzümüz her şeyimiz… Onların kahkahaları kesilmesin, yüzleri solmasın yeter ki... Geri kalan her şey bir şekilde yoluna girer nasılsa.

 

13/05/2020 - Corona günleri

BİR KİTAP VE...

 

    Hayat ne garip…yaşamak ne anlamsız…An'ı yaşayıp mutlu olup sonrasında tek bir söz ile paramparça olmak. Uzaktan baktığın, imrendiğin hayatların senin hayatından farkı olmadığını görmek. Her insanın bir hikayesinin olması ve bu hikayelerin  hepsinin farklı olması en önemlisi de tüm yaşananlarda en güzel olayların bile acılardan sonra gerçekleştiğini görmek, anlamak. İnsanların yaşamlarını dinlediğinde ve ister istemez kıyas yaptığında kimi zaman kendi hayatında yaşadığın acıların hiç olduğunu anlamak kimi zamanda milletin yaşadığı dert mi? demek… aşkı aramak, bulduğunu sanmak yada bulmak… Hele ki karşılıksız olduğunu anlamak ve yıkılmak. Ya da tam tersi karşılık bulduğunu bilip göklere çıkmak.

            -Peki kaç kişi aşkına ve hayatına sahip çıkabiliyor ki?

            Cevap: hiç kimse!

    Toplum ve mahalle baskısı denilen olaylar, şahıslar en vurdumduymaz insanı bile bağlıyor. Bir bakış, bir hareket kendini ve yaşamını sorgulatıyor kişilere. En acısı da galip gelenin karşı taraf olması… İnsanın kendisine yenilmesi. Belki de bu yeniliş direncini kırıyor insanın. Geçmiş…neler barındırır, nelere gebedir. Geçmiş aslında gelecekten daha gebedir. Sadece geçmişin çocuğu gelecekte çıkar. Anılar, yaşananlar ve yazılanlar… Tutulan günlükler, hatıralar hepsi yaşantımızın bir parçası. Bazen insan geçmişini okuduğunda kendisini tanır. Kendi bildiğinin başkaları tarafından da görüldüğünü keşfeder. İnsana müthiş bir haz ve güç verir bu duygu. Yeniden yaşama bağlar. Yapacakları daha bir anlam kazanır. Yeniden kendisine kendi olma hakkını tanır. Ta ki yeni bir acıya kadar. Bazen sorgulamalarda iyi gelir…ufkunu açar…değiştirir insanı. Yıllar getirdiklerinin yanında götürürde… Kişiler zamanla hissizleşir... kendini hissetmediği, umursamadığı sürece koruduğunu sanır. Aslında insanı kendi haline bıraksalar çok mutlu olur ama maalesef mutlu insan figürü isteniyor gibi görünse de istenmez kimse tarafından. Ancak kişinin yeniden doğuş yaşadığı, hayatında kilometre taşı sayacağı olaylar vardır. İnsanlar canına “tak!” dediği bu anlarda anka kuşu gibi acılarından doğar ve hayat çantasına bir sayfa ekler. İşte o anlar en muhteşem zamandır… Hayatın devrim sahneleridir. Daha güçlenirsin, savaşçı ruhun ortaya fırlar ve “ben varım” der herkese… İşte o dakikalar zırhın kalınlaştığı anlardır. İnsan daha cesur ve akıllı olur. Her ne kadar cesaret ve akıl yan yana pek denk gelmese de bu anlarda birleşir. Yeni kararlar, yeni başlangıçlar başlar. Hedefler netleşir… Ve aşk başlar… İnsan aşkından öte yaşam aşkıdır bu ki en güzelidir. Tek başınalığın huzuru ve kalabalığın sıcaklığı…

 

                                                                                                                                17/09/2013

Zülfü Livaneli “Serenad” kitabını okuduktan sonra  - saat 01:32

27 Ekim 2021 Çarşamba

NE ANLAMI VAR?

 

    Bir çok seven varken... güya aşkından ölen çokken... yanında olmadıktan sonra ne anlamı var ki o sevgilerin... gecenin yalnızlığında tek başına oturup sessizliğin içindeki sesi dinliyorsan... şarabını tek başına yudumlayıp, sevdiğin şarkıyı dinlerken gözlerine bakıp gülümseyip, her şeyi anlatamıyorsan… ne anlamı var ki? Sorsan çok seviyorlar... her şeyi yapacaklar… ama gel desen gelemeyecek olduktan sonra ne anlamı var ki? Seni sadece kendilerinin canı çektiğinde arıyorlarsa... evet canı çekmek, doğru… zira sevgilerinin temeli orası… ne anlamı var? Nasıl inanır ki insan... nasıl güvenir... nasıl sever… Sorsan hepsinin ki gerçek sevgi, gerçek aşk... böylesini yaşamamışlardır... laf! Gel dediğinde, konuşalım dediğinde anladıkları, düşündükleri, akıllarına gelen hep aynı şey olduktan sonra ne gerek var ki hayatına almana… İnsanoğlu çabuk öğrenen, kendine yetebilen bir varlık neyse ki... yoksa bunca yalnız insan nasıl yaşamını sürdürürdü? Herkesin dilinde gerçek sevgi, gerçek aşk... ama yaşatılan sevgiden uzak olan tutku ve şehvet… anlık keyif ve zevkler... sonrası… yok! Gün biter, gece olur, sabah olur... güneş doğar ve yeni gün başlar. Bakışmalar, güzel sözler… sonra herkes hayatına geri döner. Ta ki bir dahaki ihtiyaca kadar… sonra yine sil baştan aynı şeyler. Ama herkes şikayetçi bu sahtelikten, tabi lafta... Acaba hangi ara vazgeçtik duygularımızdan, hislerimizden, kendimizden? Hangi ara geçici heves ve zevklere kapıldık... hangi ara unuttuk gerçek duyguları, insana değeri, sevgiyi, merhameti, aşkı…Nasıl? Neden vazgeçtik? Çabuk tüketilen sevgilere, anlara kurban ettik yaşamlarımızı... ki bu kadar da özlemini çektiğimiz halde neden yıpratıyoruz duygularımızı, yaşamlarımızı? Belki de korkuyoruz... kim bilir? Zira gerçek sevgi fedakarlık ister, çaba ister, vakit ister, sabır ister... Belki de yorulduk…kim bilir? Ya da yalnızlığı sevdik…

 

                                                                                                                                28/02/2021 – 00:22

26 Ekim 2021 Salı

TERCİH

     

     İnsanların yaptığı tercihler gün gelip yanlış olduğunu anlatmaya başlayınca, düşüncelerde arka arkaya sıralanıyor. Hayatta istemediği her şeyin üst üste gelmesi. Hayal ettiklerinin gerçekleşmemesi ve belki deyip gerçekleşmesi için devamlı sabır etmesi… Yıllar geçtikçe sadece bu sabrın onu tükettiğini farkına varması… Geri dönüşü olmayan yolda ilerlenmiş olması… Savaşılacak daha çok insan olması ve buna gücünün kalmamış olması. Yaşananlardan ve yıllardan sonra sadece buruk bir gülümsemenin eşliğinde “ama iyi bir insan” cümlesiyle teselli bulunması. 


    Bir insanın iyi olması aslında onu her şeyde iyi yapmıyor. İnsanın iyi olmasının gücü bir yere kadar. Artılar ve eksiler savaşa girdiğinde galip gelen taraf iyi olmanın bir yere kadar yettiğinin en iyi göstergesi oluyor. Aslında zamanında tercih yapılırken de bir yandan kalbinin, aklının bir kıyısında iyiliğin yetmeyeceğini biliyorsun ama acaba… "belki yanılıyorumdur" diye beklersin. Evet bazı şeyler için iyiliğin yanında fedakarlık da gerekiyor. İyilik bencillikle aynı yolda yürüdüğünde üçüncü kişi yıpranıyor, tükeniyor. Bağırmak istiyor ama engelleyen engeller yüzünden kalıyor. Bağırmak istiyor ama üzeceği insanlar yüzünden kalıyor. Ve an olup bağırmak istiyor ama bu kez de gücü kalmamış oluyor. Ve kendince yeni bahaneler bulup bu hayata devam etmenin bir yolunu keşfetmeye çalışıyor. Her defasında da buluyor. Süresi uzun yada kısa… Ve bağırdığında sesini duyuracağı o gücü, insanları üzmeyeceği, engelleri aşacağı günün geleceği ana hazırlıyor kendini… Belki de hiç gelmeyecek o ana, o güne… Ama zaten bu günlere de umutla gelmemiş miydi? Biraz daha umuttan ne çıkardı ki…?

 

 

                                                                                                                                30/01/2011

O’NSUZ O’NA DAİR

 


    Bir daha böyle sevilmeyecekti…bunu biliyordu... kabullenemese de içinde hissediyordu…O dar sokaktan gelen, başı yana eğik, heybetli, salınarak yürüyen çocuk…İlk gördüğünde içinde kıpırdayan duyguların yıllarca aynı kalacağını hatta artarak ızdıraba dönüşeceğini bilemezdi ki…

    O çekingen çocuğun da kendisini sevdiğini hem de çok sevdiğini yıllar sonra öğrenecekti. O gözlere her baktığında hissettiği o heyecan yıllar sonra fotoğrafına bile baktığında bile onu bırakmayacaktı. Ama o zamanlar bunu da bilmiyordu. Yıllar önce elinden kaçırdığı fırsatın yıllar sonra karşısına çıkacağını ve yine saçma sapan bir sebepten elinden bu kez sonsuza dek kaçıracağını da bilmiyordu. Halbuki aradan geçen onca yıldan sonra onu ilk kez gördüğünde nasıl da eli ayağına karışmış, kalbi yerinden çıkacak gibi olmuştu. Sakin sakin sohbet ederken içinden taşan heyecanı nasıl da bastırmıştı. Bir umut üstü kapalı verdiği sinyali aldığını, geri dönüş yaptığında duyduğu mutluluğu hala düşündükçe gülümseme otururdu yüzüne. Sonra dinleyenlere sıradan gelen ama sadece onlara anlamlı gelen karşılıklı şarkılar göndermeleri, kaybettikleri zamanı telafi edercesine yapılan uzun telefon konuşmaları… yeniden gençliklerine dönmüşlerdi. Geride bıraktıkları yaşamlarında bitmiş evlilikleri, yıllarca içlerinde biriken sevdaları, özlemleri…konuşulacak ne çok şey vardı meğer… Sonrasında hayatın sorumlulukları…gereksiz alınganlıklar…söylenen yalanlar…ve araya giren yollar…işler…hayat…ve yeniden kaybediş. Hep bir umut vardı aslında içinde; onsuz hayat düşünemeyen, hep onu isteyen, bekleyen adam gitmiş olamazdı. O kadar büyük bir yalan söylemezdi, illa ki gelirdi az naz yapıyordu sadece…öyle olmalıydı... en azından o öyle beklemişti. Sonra o fotoğrafı gördü. Yok, kesin kötü bir şakaydı. Sadece naz yapmış olması, yaptığı nazı görmesi, gelmesi, yine ona dönmesi gerekiyordu. Ama hayır…gitmişti…artık başkasının gözlerine bakıyordu, bakacaktı. Sonra…sonra acılarını sardı, yoluna devam etti. "Zaten olmazdı, zaten öyle yapan birisi ile olamazdı ki…" dedi ve yaşamaya başladı. Ta ki çocuğu olduğunu görünceye kadar unuttuğu yalanı ile yaşadı. Ama o çocuk…içinin cız edip, son umudun kırılışının kulakları sağır eden sesi…Meğer içindeki umut bir yerde saklanıyormuş, bir belkiye sığınıyormuş. 

    Sonra yine avuttu kendini kendince. Yeni insanlar girdi hayatına, ilişkileri oldu. Ama bir gün dinlediği bir şarkı aldı onu taa geçmişe savurdu. Eski güzel anılara, yaşanılan tatlı heyecanlara… Ve acı gerçek ile yüzleşti. Bu zamana kadar hiç kimseyi onun kadar sevmemişti…her şarkıda hala onu hatırlıyordu…Birbirleri için dinledikleri şarkılar hala onu getiriyordu aklına. Başka şarkıları da olmuştu başka insanlarla ama şimdi o şarkılar sıradanlaşırken bu şarkılar aynı hatta daha da etkili duruyordu karşısında. Her dinleyişi ızdırap veriyordu, uzaklara dalıyordu. Görenler içindeki yası görmeyip sadece melankolik hüzne eşlik ediyordu. Kimseler bilmiyordu, saklısıydı, gizlisiydi…öyle ki kendisinden bile gizlediğiydi. Ve evet biliyordu ki ne birisi onu öyle sevecekti…ne de o başkasını aynı sevgiyi duyacaktı. Sevecekti elbet ama öylesi olmayacaktı sevgisi, hiçbir zaman… Ve bunu bu kez O’ da bilmeyecekti.

 

3 Mayıs 2021 / 04:10


Ve şimdi...

sevgiler değişir, dönüşür... 2021/Ekim



TOZPEMBE

 


 

    Sakin bir yaz akşamında yüzümüzü yalayan serin bir rüzgarın kuytusunda hayat ne kadar da güzeldir yada öyle görünür insana. Sorunsuz, sıkıntısız gibi görünen hayatımızın o ılık rüzgarın etkisiyle nasılda huzurlu olduğu gelir aklımıza. Her şey planlandığı, düşünüldüğü gibi ilerlemektedir. Bildiğin yerde, tanıdık simalarla insan nasılda kendini güvende hisseder; o insanları, yerleri kendine kalkan eder. Her şey tozpembe görünür. Evin, sokağın hep senindir. Gezdiğin yerler, gördüğün insanlar hep tanıdık bildik şeylerdir. Oysa ki buralar bir anlıktır hayatında. Nasıl ki acı bir fren sesi insanın yüreğine kor düşürürse, “tüh!” dedirtirse hayatta bazen insana böyle şakalar yapar. O fren sesi can almasa bile bir yara açar ya işte hayatın yaptığı şaka da öyledir. Öldürmez ama süründürür. İnsan doğası gereği yaşar; yaşamak için çabalar. Kendisine kurduğu bir dünyada mutludur. Ama öyle bir an gelir ki! Bir bakmış yolun başında ve iki tarafa giden ayrı ayrı iki yol.

     İnsan ömründe zor kararlar, önemli dönemeçler vardır. İşte o anların hani gelmesi için çabaladığımız geldiğinde de bocaladığımız o anlarda insanın düşünmek için çok gibi görünen az zamanları vardır. Hele ki birde yerine karar vermesi gereken insanlar varsa o anların yükü ikiye katlanır. Acaba önemli olan, düşünülmesi gereken nedir? Acaba birisinin mutluluğu için diğerinin geleceğini, yaşamamışlıklarını hiçe sayıp, konuşma hakkını elinden almaya değer mi ki? Derdini anlatamayan belki sorulsa "hayır" diyeceği şeyleri onun yerine onaylamak doğru mu? Evet insan hayatı boyunca sorularla yaşar. Ama bu soruların başkasının yerine cevaplamak belki de işlerin en zoru. Güvendiğin, inandığın, bildiğin yerlerden vazgeçmek; kendini nasıl koruyacağını bile bilmediğin yerlere bir başkasını da sürüklemek… İnsan yaşamı virajlarla, yol ayrımları ile dolu uçsuz bucaksız bir yoldur. Zor olan yolun sonundaki mutlu sona yani labirentteki farenin peynire ulaşabilmesidir. Bunun için ise çok düşünmek ve kartları doğru oynamak gerek. Bir anlık heves ve özgürlük için feda edilen şeylerin birer kez daha düşünülmesi gerekir ki feda edilen bir insanın hayatıysa üç kez beş kez bile düşünmek az gelir. Peki doğru yolu nasıl bulacağız? En büyük gizem de orada saklıdır. Aklın yolu birdir derler ya işte bu anlarda geçersizleşir o cümle. Doğru yol için akıl, mantık, kalp ve vicdan ortak çalışmalıdır. Vicdanı bastırmak için akıl oyunlarına girmek ne kadar süre mutlu eder ki insanı? Bir yerde bir zamanda o vicdan sana hesap sormaz mı? Hele ki karar yanlışsa akıl taşıyabilecek midir bu yükü? Zor olan iki kişilik, üç kişilik düşünmek. Öyle ki bazen hayatındaki kişiler için kendini bir yana savurursun. Hayatını verdiğin ve adadığın kişilerin hangisinin daha önemli ayrıcalıklı olduğunu düşünürken bulursun kendini. Acaba birinin mutluluğu için diğerinin geleceğini, psikolojisini heba etmeye değer mi? Ve tekrar başa dönersin. Kısır bir döngüde sıkışıp kalırsın. Ne yana baksan hep aynı soran gözler ve yüz. Sanki etrafın aynalarla çevrilmiş gibi hep aynı soru; değer mi? Bu sorunun boşluğunda kaybolursun, delirecek gibi olursun. 

    Ve keşke dersin o ılık yaz akşamının esintisi hiç bitmeseydi. O tatlı serinlikte kaybolsam ve yine tozpembe olsa her şey dersin. O acı fren sesi hiç kulaklarıma ulaşmasa, gecenin sessizliğinde yeni doğacak sorunsuz güvenli güne kavuşmayı beklesem dersin. Ama hayat bir soytarı gibi her an hazır bir şekilde şaka yapmayı bekler. Ve kaçınılmaz soru her an karşına çıkmaya hazırdır. En iyisi gözlerimizi açmamak. O tatlı serinlikte hayal kurmaya devam etmek...

                                                                                                                                              10/07/2007

MİS KOKULU ESKİLER

  Gözünü açtığında ofisteki kanepede uzanıyordu. Başında çalışma arkadaşı endişeli gözlerle ona bakıyordu. Dirseklerinin üzerinde doğrulmaya...