Sakin bir yaz akşamında yüzümüzü yalayan serin bir rüzgarın kuytusunda hayat ne kadar da güzeldir yada öyle görünür insana. Sorunsuz, sıkıntısız gibi görünen hayatımızın o ılık rüzgarın etkisiyle nasılda huzurlu olduğu gelir aklımıza. Her şey planlandığı, düşünüldüğü gibi ilerlemektedir. Bildiğin yerde, tanıdık simalarla insan nasılda kendini güvende hisseder; o insanları, yerleri kendine kalkan eder. Her şey tozpembe görünür. Evin, sokağın hep senindir. Gezdiğin yerler, gördüğün insanlar hep tanıdık bildik şeylerdir. Oysa ki buralar bir anlıktır hayatında. Nasıl ki acı bir fren sesi insanın yüreğine kor düşürürse, “tüh!” dedirtirse hayatta bazen insana böyle şakalar yapar. O fren sesi can almasa bile bir yara açar ya işte hayatın yaptığı şaka da öyledir. Öldürmez ama süründürür. İnsan doğası gereği yaşar; yaşamak için çabalar. Kendisine kurduğu bir dünyada mutludur. Ama öyle bir an gelir ki! Bir bakmış yolun başında ve iki tarafa giden ayrı ayrı iki yol.
İnsan ömründe zor kararlar, önemli dönemeçler vardır. İşte o anların hani gelmesi için çabaladığımız geldiğinde de bocaladığımız o anlarda insanın düşünmek için çok gibi görünen az zamanları vardır. Hele ki birde yerine karar vermesi gereken insanlar varsa o anların yükü ikiye katlanır. Acaba önemli olan, düşünülmesi gereken nedir? Acaba birisinin mutluluğu için diğerinin geleceğini, yaşamamışlıklarını hiçe sayıp, konuşma hakkını elinden almaya değer mi ki? Derdini anlatamayan belki sorulsa "hayır" diyeceği şeyleri onun yerine onaylamak doğru mu? Evet insan hayatı boyunca sorularla yaşar. Ama bu soruların başkasının yerine cevaplamak belki de işlerin en zoru. Güvendiğin, inandığın, bildiğin yerlerden vazgeçmek; kendini nasıl koruyacağını bile bilmediğin yerlere bir başkasını da sürüklemek… İnsan yaşamı virajlarla, yol ayrımları ile dolu uçsuz bucaksız bir yoldur. Zor olan yolun sonundaki mutlu sona yani labirentteki farenin peynire ulaşabilmesidir. Bunun için ise çok düşünmek ve kartları doğru oynamak gerek. Bir anlık heves ve özgürlük için feda edilen şeylerin birer kez daha düşünülmesi gerekir ki feda edilen bir insanın hayatıysa üç kez beş kez bile düşünmek az gelir. Peki doğru yolu nasıl bulacağız? En büyük gizem de orada saklıdır. Aklın yolu birdir derler ya işte bu anlarda geçersizleşir o cümle. Doğru yol için akıl, mantık, kalp ve vicdan ortak çalışmalıdır. Vicdanı bastırmak için akıl oyunlarına girmek ne kadar süre mutlu eder ki insanı? Bir yerde bir zamanda o vicdan sana hesap sormaz mı? Hele ki karar yanlışsa akıl taşıyabilecek midir bu yükü? Zor olan iki kişilik, üç kişilik düşünmek. Öyle ki bazen hayatındaki kişiler için kendini bir yana savurursun. Hayatını verdiğin ve adadığın kişilerin hangisinin daha önemli ayrıcalıklı olduğunu düşünürken bulursun kendini. Acaba birinin mutluluğu için diğerinin geleceğini, psikolojisini heba etmeye değer mi? Ve tekrar başa dönersin. Kısır bir döngüde sıkışıp kalırsın. Ne yana baksan hep aynı soran gözler ve yüz. Sanki etrafın aynalarla çevrilmiş gibi hep aynı soru; değer mi? Bu sorunun boşluğunda kaybolursun, delirecek gibi olursun.
Ve keşke dersin o ılık yaz akşamının esintisi hiç bitmeseydi. O tatlı serinlikte kaybolsam ve yine tozpembe olsa her şey dersin. O acı fren sesi hiç kulaklarıma ulaşmasa, gecenin sessizliğinde yeni doğacak sorunsuz güvenli güne kavuşmayı beklesem dersin. Ama hayat bir soytarı gibi her an hazır bir şekilde şaka yapmayı bekler. Ve kaçınılmaz soru her an karşına çıkmaya hazırdır. En iyisi gözlerimizi açmamak. O tatlı serinlikte hayal kurmaya devam etmek...
10/07/2007
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder