3 Kasım 2025 Pazartesi

MİS KOKULU ESKİLER

 

Gözünü açtığında ofisteki kanepede uzanıyordu. Başında çalışma arkadaşı endişeli gözlerle ona bakıyordu. Dirseklerinin üzerinde doğrulmaya çalışarak “ne oldu bana?” dedi. Arkadaşı aynı bakışlarla “bayıldın ve başını çarptın”,  belli ki korkmuştu kızcağız. O sıra gözü arkadaşının elindeki kolonya şişesine takıldı. O anda kendini ayıltan kolonyanın kokusu geldi burnuna ve o halinde tatlı bir yarım gülümseme yerleşti yüzüne. Memleketinin meşhur 5K sından biriydi kolonya. Hala endişeli bakan arkadaşına “iyiyim, yok bir şeyim” diyerek onu rahatlattı. Son dönemdeki iş yoğunluğu bir yerde patlak verecekti, biliyordu. Kanepede doğrularak iyi olduğunu gösterircesine oturdu. Sersem gibiydi ama elini uzatıp kolonyadan aldı. Mis gibi limon kolonyasını içine çekerken ne kadar zamandır memleketine gitmediği aklına geldi. Arkadaşına bakıp “iyiyim, iyiyim hadi iki kahve kap gel” dedi gülerek. Kahveleri almaya giden arkadaşının arkasından yine kolonya şişesine takıldı gözü ve kısa bir tatil yapması gerektiğine karar verdi. Başını arkaya doğru atıp arkasındaki camdan dışarıya baktı. Bahar gelmişti. Bayram tatilini bahane edip bir plan yapmalıydı. Sonuçta hak etmişti bu tatili son projesi sayesinde. Kahve fincanları ile yanına gelen arkadaşına “bayramda benimle gelir misin Cunda’ ya” dedi. Daha demin bayılan arkadaşından gelen teklifle şaşırdığı kızın bakışlarından belli oluyordu. Tatil planlarını yaparlarken kahvelerini içtiler.

 

İki hafta ne çabuk geçmişti ve bavulunu hazırlıyordu. Kendi araçları ile gitmeye karar vermişlerdi. Önce Balıkesir’ e uğrayıp oradan Cunda’ ya geçeceklerdi. Annesi ve babası ne kadar da sevinmişti haberi verdiğinde, haksız da sayılmazlardı. O kadar uzun zaman olmuştu ki memlekete gitmeyeli. Ailesini çağırmak, ağırlamak daha pratik gelmişti hep. Son parçayı da koyduktan sonra bavulunu kapattı. Artık hazırdı. Dolaptan bir şişe şarap açtı ve kadehine doldurdu. Hafif bir müzik eşliğinde, salondaki koltuğuna oturdu. Derken gözüne raftaki çocukluk albümü ilişti. Kalktı, albümü aldı ve tatil öncesi geçmişe yolculuk yapmaya karar verdi. İlk sayfalarda bebekliği, çocukluğu vardı. Sayfalar arasında ilerlerken ortaokul yıllarına geldi. Bir doğum günü fotoğrafıydı karşısında duran, o yılların sayılı eğlencesi idi doğum günü partileri. Sahi bir de öğrenci çayları vardı. Şu milletin birbiri ile bakışıp, tanıştığı. Ne kadar da masumdu her şey o zamanlar. Buluşmaya gidilirken arkadaşlarla belli buluşma noktaları vardı. Malum cep telefonu falan ne gezer o zamanlarda, herkes buluşma saatinde söylenilen yerde olurdu. Daha dakik, daha sadık olunan yıllardı o zamanlar. Şimdiki gibi geç kalınca bir mesaj atıp savuşturulan zamanlar değildi. Onların klasik buluşma mekanı şadırvanın orasıydı. Otobüslerin ana duraklarından biriydi. O şadırvanın dili olsa da söylese keşke neler görüp, neler duyduğunu. Ne aşklara ne kavgalara şahit olduğunu. Yüzünde bir tebessümle, şarabından bir yudum daha aldı. Şadırvanda buluşulup, ya sinemaya ya pastaneye gidilirdi. Kafelerden daha çok pastanelere gidilirdi ama gençlerin nezdinde meşhur Şan Kafenin yeri de bir ayrıydı. Sinema deyince aklına geldi. En yakın arkadaşı Banu’ nun unutkanlığı. Kurtdereli heykelinin orada buluşup, sinemaya gideceklerdi üç arkadaş ama Banu bir türlü gelememişti. Hiç unutmuyordu bir saate yakın beklemişlerdi onu sonra sinemadan vazgeçip pastaneye gitmişlerdi. Ertesi gün okulda Banu’ ya neden gelmediğini sorduklarında aldıkları cevap muhteşemdi; “Aa.. dün mü gidecektik? Bende bu hafta gidilecek sanmıştım” Enteresan kızdı şu Banu, bir keresinde de buluşma saatinde uyuyakalıp gelememişti. Kim derdi şimdi o kızın dakiklik ustası kesilip, koca şirkette yönetici olacağını. Sinema olayı o yılların vazgeçilmezlerindendi. Şimdiki gibi ateş pahası değildi biletler. Uygun olduğu için ve başka da bir etkinlik olmadığından Cumartesi klasiği gençlerin çoğu sinemaya giderdi. En güzel filmlerde o zamanlar çekildi aslında, son dönem filmlerde o eski tadı bulamaz olduk zira. Çalan telefonun sesi ile anılardan sıyrıldı. Telefona uzandı ve açtı. “Selam tatlım, evet evet bavulu hazırladım. Sabah 07:00 gibi alırım seni, öptüm” Telefonu yerine bırakırken boşalan kadehini alıp, mutfağa geçti. Balkona çıkıp geceye baktı ve kadehini doldurup yeniden salona geçti. Albümü kucağına alıp yeniden fotoğraflar arasında yolculuğa çıktı. Ah bu fotoğraf, ilk gittiği yatılı okul gezisiydi. Ne çok eğlenmişlerdi. Antalya da şelaleleri gezmişler, bir yatılı okulun yatakhanesinde kalmışlardı. O kadar çok fotoğraf çekmişti ki gezerken makinanın filmi bitip, yenisini almıştı. O zamanlar film takılıyordu fotoğraf makinalarına, nereden nereye… Çektiklerinin çoğu kartpostal gibi manzara fotoğraflarıydı. Otobüs yolcuğunun kahkahalı sohbetleri, hep beraber gezilen yerler. Her biri dün gibi gözünün önüne geldi. Gözü başka bir fotoğrafta O’na ilişti. İlk aşkı, ilk heyecanı… Masumiyet yıllarının aşkı, bakışmalarla geçen günler ve ilk çıkma teklifi. O zamanlar şimdiki gibi flört falan yoktu. Erkekler kızlara çıkma teklif ederlerdi sevgili olmak için. Güldü. Ne güzel zamanlardı, masum, neşeli. Hala saklıyordu o ilk hediye kolyeyi, hoş zamanlardı. Acaba şu an nerede, ne yapıyordu? Bir ara Banu ya sorayım, kesin biliyordur o. Albümü yarılamıştı. Saate baktı, epey geç olmuştu. Albümü yerine kaldırdı, kadehini ve telefonu alıp odadan çıktı. Mutfağa kadehi bırakıp, yatak odasına geçti. Memleketine gidecek olmanın mutluluğu ile uykuya daldı.

Sabah alarmın sesi ile güne başladı. Yataktan kalkıp, elini yüzünü yıkadı. Mutfakta kahve makinasının düğmesine basıp, duş almaya girdi. Duştan çıktığında kahve hazırdı. Giyinip, kahvesini içtikten sonra Suna’ ya çıktığını haber veren mesajı attı ve arabaya bindi.

 

Suna’ nın kapısına geldiğinde çoktan aşağıya inmişti. Bu kızın dakikliğine hayrandı ezelden beri. Çoğu zaman hayatını kurtarmıştı onun bu dakikliği. “Günaydın güzelim” dedi cıvıltılı sesiyle arkadaşı. Valizlerini yerleştirip arabaya bindiler. “Hazır mısın?” dediğinde arkadaşının yüzündeki gülümseme çoktan her şeyi anlatıyordu. “Hadi, çok merak ediyorum oraları, hiç görmemiştim” dedi heyecanla Suna, müziği açıp yola koyuldular. Keyifli ve güzel bir yolculuğun sonunda gördükleri  “Balıkesir” tabelası tatilin başladığını müjdelemiş oldu. Yıllar olmuştu gelmeyeli ama şehre girince bunu bir kez daha anladı. Daha şehrin girişinde değişiklikler göze çarpmaya başlamıştı. Bu binalar hangi ara olmuştu? Tıpkı çocukluğundan ergenliğe geçen gençlerin üstündeki çocuksuluk gibi küçük şehir havası duruyordu ama bir yenilenme de olmuştu. Evine yaklaştıkça eski günler geldi yine aklına, ne güzel bir çocukluk geçirmişti. Sokakta oynanan, mahalle kültürünün devam ettiği yıllardı. O zamanlar tarla olan yerde şimdi koca bir bina vardı ama yine de baktığında o zamanları hatırlamasına engel değildi. Arabayı park edip, eve çıktılar. Annesi ve babası onları kapıda karşıladı. Sarılma faslından sonra Suna’ yı ailesi ile tanıştırdı ve oturup sohbete başladılar. Annesi çeşit çeşit yemek yapmıştı geleceklerini öğrenince. Önden kahveler içildi, sonra çay faslı derken görüşmedikleri zamanın özlemini giderdiler. Daha sonra Suna ile etrafı gezmek için dışarı çıktılar. “Ailen ne kadar da tatlı, samimi insanlar, çok sevdim.” dedi arkadaşı. “Öyledirler, insanı, misafiri çok severler” Yürürken geçtiği yerlerde anıları yeniden gözünde canlandı. Şu binalar yapılırken inşaat alanında oynadıkları oyunlar geldi aklına. Yaşanan minik aşklar, yapılan sohbetler. Gezdikçe anılarını Suna’ ya anlatıyordu. Yeniden o yaşlara dönmüştü sanki. Yeni açılan bir kafeye oturup, sohbete devam ettiler. Akşam yemeği için eve geldiklerinde annesi çoktan sofrayı hazırlamıştı. Yemeklerini yedikten sonra ailesi ile birlikte yeni açılan, kafelerin ve yürüyüş alanının olduğu yere gittiler. Hep beraber şöyle bir yürüdükten sonra bir mekana oturdular. Gezerken ve otururken etrafına şöyle bir baktığında  kalabalığın ve artık çoğu yüzü tanımadığını fark etti. Hava iyice serinleyince eve geçtiler. Annesi odasına yataklarını hazırlamıştı. Çocukluğunda da arkadaşları kalmaya geldiklerinde odasında yaptıkları sohbetler geldi aklına, gülümsedi. Günün yorgunluğu ve huzuru ile hemen uykuya daldılar. Sabah annesi odanın kapısını tıklattığında çoktan uyanmışlardı. Balkonda hazırlanan kahvaltı sofrasına oturdular. Güzel bir kahvaltı sonrası kahve içip, ailesi ile vedalaştılar. Artık Ayvalık’ a doğru yolculuk başlamıştı.

 

Ayvalık’ a girdiklerinde bayram trafiği ile karşılaştılar. Gerçi orda trafik her mevsim çoktu ama bu kez daha bir fazla göründü gözüne. Önce kalacakları otele gittiler. Odalarına yerleştikten sonra giyinip, dışarı çıktılar. Yürüyerek gezmek daha kolaydı bu yoğunlukta. Denizin kokusunu ve kendisini görecekleri bir kafeye oturdular ve birer bira söylediler. Suna bayılmıştı buralara, ne iyi etmişlerdi gelmekte değil mi? Deniz havası, güneşli gün bütün bir iş stresini almıştı ikisinden de. Herkesin telaş içinde gezinmesi ve onların bu kalabalıkta işleri olmadan oturması uzun zamandır yapmadıkları bir şeydi. Akşam çökmeye başlarken otele dönüp, akşam için hazırlandılar. Otelin önünden bir taksiye atlayıp Cunda adasına gittiler. Adanın girişinde taksiden inip, yemek yiyecekleri restauranta yürüdüler. Rezervasyonlarını yaptırırlarken özellikle belirttikleri gibi denizin kenarındaki masalarına oturup, siparişlerini verdiler. Cundaya gelip de rakı balık yapılmazsa olmazdı ve denizi izleyerek yemedikten sonra ne anlamı vardı o yemeğin. Harika bir ziyafet çektikten sonra  yeniden sohbete daldılar. “Buraları hep duyardım ama gelmek bir türlü nasip olmamıştı.” dedi Suna. Gerçekten iyi yapmışlardı gelmekle. Gece ilerlerken yemekten kalkıp yürüyerek adada gezdiler. Barların olduğu sokağa geldiklerinde klasikleşmiş olan “Cilveli Bar” ın duvarının önünde bir hatıra fotoğrafı çekildiler. Satıcıları gezerken cam bardaklar üzerine yazı yazılan bir tezgahın önünde durdular. Birbirlerine bakıştıklarında aynı şey geçiyordu akıllarından. Bu tatilden hatıra kalması için iki kadehin üzerine yazı yazdırıp, aldılar. Daha sonra tezgahlar arasında gezerek bara geçtiler. Canlı müzik eşliğinde, şarkılar söyleyerek tüm sıkıntıları geride bıraktılar. Otele döndüklerinde gece yarısını epey geçmişti. Hemen uykuya daldılar.

 

Sabah uyandıklarında temiz havada uyumanın dinçliği ile kalktılar. Giyinip, valizlerini toplayıp kahvaltıya indiler. Kahvaltı sonrası otelden çıkışlarını yaptıktan sonra arabalarına binip, “Şeytan Sofrasına” gitmek için yola koyuldular. Zor bela park yeri bulduktan sonra kayaların üstüne çıkıp meşhur şeytanın ayağının olduğu kafesle çevrili yere geldiler. Çantalarından bozuk para çıkarıp, adet olduğu üzere dilek dileyip, parayı attılar. Neden şeytana dilek dilendiğine dair sohbet ederek manzarayı izlemek için yan tarafa geçtiler. Muhteşem bir manzaraydı karşılarındaki. Tüm güzelliği ile Ayvalık’ ın koyları ve uçsuz bucaksız deniz uzanıyordu önlerinde. Bu harika görüntünün önünde birlikte fotoğraflar çekilip, manzarayı görecek şekilde oturup çay içtiler. Araçlarına binip yeniden Cunda ya geçtiler. Uzun ve bozuk bir yokuşu yer yer soluklanarak tırmanıp yel değirmenine çıktılar. Oradaki müzeyi gezip Cunda’ yı tepeden izlediler. İniş yolunda dolaşarak farklı yolları kullanıp kiliselere uğradılar. Meydana indiklerinde hem yürüyüşün yorgunluğunu atmak hem de sohbet edip soluklanmak için Cunda klasiklerinden olan “Taş Kahve” de bir yorgunluk kahvesi içtiler. Acıktıklarını fark ettiklerinde vakit öğleden sonra olmuştu. Kendilerine yemek yiyecekleri bir yer bulup, karınlarını doyurduktan sonra dönüş yoluna çıktılar. Burhaniye’ ye ye yaklaştıklarında “Ören’e de uğrayalım mı?” diye sordu Suna’ ya. “Tabi ki, bir daha ne zaman geliriz kim bilir” cevabını alınca Ören’ doğru döndürdü direksiyonu. Ören’ in yeşilliği bol yolunda yürürlerken sakinliğin tadını çıkardılar. Pegasus heykelinin arkasındaki çay bahçesine oturdular ve güneşin batışını izlediler. “Ben en çok buradan severim güneşin batışını izlemeyi.” dedi arkadaşına. Çaylarını içerken küçüklüğü geldi aklına. Çocukken buraya her geldiklerinde dondurma yemeden dönmezdi. Sonra kumsala doğru bakınca gençliği geldi, arkadaşları ile yaptıkları çılgınlıklar. Çok güzel zamanlardı, ne çok eğlenirlerdi. Arabaya doğru giderlerken her gelişinde mutlaka girdiği, ayrı bir mutluluk veren kitapçıya da girdi. Yine aynı duyguları yaşamak çok iyi geldi ona. “Çocukken annemler incik boncuk satan yerleri gezerken ben hep bu kitapçıda olurdum.” Arkadaşının kitap aşkını bilen Suna gülerek “ hiç şaşırmadım” dedi. Kol kola girip arabaya doğru gittiler.

 

Gece geç vakitte İstanbul’ a girdiklerinde şehir kalabalık trafiği ile onları karşıladı. Arkadaşını evine bıraktığında  inmeden “ Harika bir tatil oldu. Teşekkür ederim güzelim” dedi Suna. “Asıl eşlik ettiğin için ben teşekkür ederim. İlk fırsatta yeniden kaçalım” diyerek vedalaştılar. Evine girdiğinde yüzünde bir tebessüm vardı. Üzerini değiştirip, ailesine geldiklerini haber veren mesajı çektikten sonra yattı. Uykuya dalmadan önce yaşadığı kısa tatil ve anıların yolcuğunun, ertesi günün sendromu ve işlerin yoğunluğu ile ilgili sıkıntılı düşüncelerini uzaklaştırdığını fark etti ve huzurla gözlerini kapattı.

6 Ocak 2025 Pazartesi

SIZI

 

Evden çıkıp okula gittiğimde benim için sıradan günlerden farkı yoktu. Okul binasına girdiğimde öğrencilerle şakalaşıp odama gittim. Birinci sınıfların dersine girmek için amfiye girdiğimde hala her şey normaldi. Ta ki o bir çift bal rengi gözü görünceye kadar. Bakışlarındaki istekle karışık hayranlık beni etkisi altına aldı. Ders boyunca dikkat çekmeden her hareketini izledim. Kendimi gençliğe dönmüş gibi heyecanlanırken buldum. Ne vardı bu kızda çözemiyordum. Birkaç hafta sonra odama geldi. Dersle ilgili birkaç soru sordu. Sohbetindeki, sorularındaki çekingenlik beni içten içe güldürdü. Sonraları ya o bir bahane bulup geliyordu ya da ben ve biz bir şekilde buluşuyorduk. Sohbetlerimiz derslerden farklı konulara kaydıkça birlikte daha çok vakit geçirir olduk. Evliydim. Harika giden bir aile hayatım vardı. Eşim ve kızım bir süreliğine şehir dışındaydı. Gençlik günlerimi, flörtöz zamanlarımı hatırladım. Bir süre vakit geçirip sonrasında da bitirirdim. Ne vardı ki bunda. Daha önce de böyle ufak kaçamaklarım olmuştu ve kolayca bitmişti. Bu da diğerleri gibiydi ama yanılmışım. Onun bana aşık olması ve benim de ona bağlanacak olmam hesaplarımda yoktu hiç, bilemedim. Birlikte geçirdiğimiz zamanlarda saatler akıp gidiyor, akşamdan sabahın nasıl olduğunu anlamıyorduk. Çoğunlukla onun evinde buluşuyorduk. Birlikte film izleyip, bol bol konuşuyor, gülüşüyorduk. Aylar geçmişti. Ayrı kaldığımda özler olmuştum. Onun dünyası bendim, farkındaydım. O bilmese de benim hayatımda da onun yeri farklıydı. Bal rengi gözleri mi, güler gibi konuşması mı yoksa mimikleri miydi beni etkileyen bilemedim. Belki de gençliğiydi. O hafta sonu eşim ve kızım dönüyordu. İlk kez ayrı kalacaktık. Beni aramamasını sağlayacak bir bahane bulmuştum. Her şey planladığım gibiydi. O gün yakındaki sahil kasabasına gittik ailecek. Gayet neşeliydik. Ta ki kızım seslendiğinde ve ben kızıma dönüp elimi kaldırdığımda onu görünceye kadar. Kısa bir şok yaşadım ama gördüğümü belli etmeden yeniden eşime döndüm. Neden bu kadar etkilendiğimi çözememiştim onu görünce. Zaten az zaman sonra bitirecektim. Normal, okulda tanışan iki kişi olacaktık. Okula döndüğümde derste yoktu. Ders arasında arkadaşlarının ağzını aradım, hasta olduğunu söylediler. Telefon ettim, açmadı. Mesaj yazdım, görmedi. Günlerce denedim ona ulaşmayı ama her seferinde sessizlik ile karşılaştım. Bir yandan istediğim buydu, bitti desem de içimde bir yerlerde eksikliğini hissediyordum. Unuttuğum, alışık olmadığım bir histi. En azından eşim dışında başka bir kadına bunları hissetmek, şaşırtıcıydı. Haftalar sonra okuldan ayrıldığını, başka bir okula nakil olduğunu öğrendim. Bana bu kadar bağlanmış olabileceğini hayal bile etmezdim. Evet aşıktı ama aşk bu, gelir geçerdi. Meğer onunkisi gerçek aşkmış, göremedim. Sonraki günlerde sınıfa ne zaman girsem gözlerim onu aradı. Zamanla hayatın akışında unuttuğumu sandım. Haftalar sonra evinin önünden geçtiğimde hala aklımda olduğunu fark ettim. Eşim durgunlaştığımı söylüyordu. Hep inkar ediyordum. Ama o gün evinin olduğu yerden geçince eşimin haklı olduğunu, eski neşemin nereye saklandığını keşfettim. Tahminimden çok hayatımdaymış meğer. Onca zaman sadece kendimi kandırmışım. İnsan yeniden aşık olabiliyormuş, hem de evliyken. Birden aklıma geldi ebn bu haldeysem kim bilir o nasıldır diye. Ertesi gün hangi okula gittiğini araştırdım ve öğrendim. Okuldaki boş günümde atladım arabama ve onun okuluna gittim. Bahçeye girdiğimde öğle arasıydı ve herkes bahçedeydi. Gözlerimle etrafı incelerken onu gördüm. Bir bankta oturmuş kitabını okuyordu. Uzun uzun izledim onu. Sonraki günlerde fırsat buldukça uzaktan da olsa görmeye gittim. Aylarca izledim onu. Konuştuğu arkadaşlarını, gülüşünü, her hareketini. Bir gün yine onu görmeye gittiğimde yanına gelen bir genci fark ettim. Daha önce hiç görmemiştim bu çocuğu. Arkasından sarıldı ve boynuna bir öpücük kondurdu. Benim öptüğüm, kokladığım o güzel boynuna. Sonra gence dönüp, bal rengi gözleriyle bakıp, onu öptüğünü gördüm. O an zaman durdu. Unutmuştu beni. Başkası vardı hayatında. Ben hala onu düşünüp, isterken o beni unutmuştu. Sarılarak bahçeden çıktıklarını gördüm. Kendime gelip, oradan ayrılmam epey zamanımı aldı. Yıkılmıştım. Bir daha gidemedim görmeye onu. Ara ara aklıma gelse de, gördüğüm sahne beni uzak tuttu. Ta ki yıllar sonra bir konferansta onu görünceye kadar. Saçlarını kısaltmış, daha bir olgunlaşmıştı. Kariyerinde ilerlemiş, hayallerini gerçekleştirmişti. Konferans bitiminde verilen kokteylde etrafında bir çok insan olduğundan yanına gidemedim. Bir ara yalnız kaldığını görünce tüm cesaretimi toplayıp yanına gittim ve “merhaba” dedim. Başını çevirdiğinde bal rengi gözlerinde şaşkınlık vardı. Hemen toparladı kendisini ve “merhaba, nasılsın” dedi. Klasik, uzak bir hal hatır sohbeti yaptık. Sohbet boyunca kendisine olan güveni hem şaşırttı hem de mutlu etti beni. Yanımıza insanlar gelince sohbet genele dağıldı. Vedalaşmak için elimi uzattığımda bir an elim havada kalacak sandım ama kalmadı. Tüm içtenliği ile tokalaştı ve veda etti. Seni unutmadım, hep bekledim demeyi çok istedim ama yapamadım. Kokteylden çıkarken arkama baktığımda çoktan derin bir sohbete daldığını gördüm. İçimden vedalaştım onunla. Elinin sıcaklığı ile gözlerimi kapayıp, eski günlere gittim. Halbuki ne çok isterdim senden sonra hep eksik kaldım, gülüşlerim yarım, anlamsız oldu demeyi. Ne çok isterdim tüm yıllar boyunca bal rengi gözlerinle uykuya daldım demeyi. Ama diyemedim. Arabama bindim ve onsuz hayatıma doğru yol aldım.

23 Mart 2024 Cumartesi

SEVMEK

 

    Sevmek, kısa ama uzun bir kelime. Bin bir çeşidi vardır ama hep aşk denilen duygu ile karıştırılır. Ve sadece karşı cinse duyulan bir duyguya dönüşür. Oysa ki sevmek çok geniş, büyüktür. Sevmek; sevgi, özlem, pişmanlık, tutku hatta hüznü kapsar. Sevdiğimiz her şeyde aslında biz varızdır ama severken bunu düşünmeyiz. Zaten sorgulamayız da severken sevgimizi. Kendiliğinden bilinmez bir yakınlıkla başlar sevmek, sonrasında da katmanları oluşur. Yıllar geçtikçe daha da tatlanır şarap misali. Sevdiğimiz her şeyde kendimizi tamamlarız. Bir kediyi severken, bir çocuğu severken, gökyüzüne bakarken, şehirde dolaşırken, dost sohbetlerinde, sevgilimizleyken her birinde biz varızdır. Sıkılmadığın, keyif aldığın her sevgide sevmek büyür, kocaman olur. Ancak sevmek bazen süreli bazen de süresizdir. Süreli olanlar değişim geçirdikçe bizden gider. Her değişim bir şey katar hayatımıza ve sevmelerimizde bu döngüde payını alır. Süresiz olan sevgiler ise asıl çekirdekte olan bizizdir. Hayat ve kendimiz değişsek de bazı şeyler kalır bizde, bizi biz yapanlar. Ve sevmelerimizle sevdiklerimizle tamamlanırız her daim.

21 Mart 2024 Perşembe

YİN YANG MİSALİ

     Bazen hayatımıza giren insanlarla bizi travmalarımız birleştirir. Bildiklerimizden çok bilmediğimiz daha doğrusu farkında olmadığımız travmalarımız. İlk karşılaşmada hissettiğimiz şimdilerde enerji ya da elektrik denilen yakınlık hissi aslında ortak olan farklı zamanlarda, farklı hayatlarda yaşadıklarımızdır. O kişileri gördüğümüzde içimizden geçen "ne kadar iyi geldi sohbeti, varlığı" cümlesi aslında o kişilerle hayatımızın kesiştiği ve kim bilir ne zamana kadar devam edecek birlikteliğimizin habercisidir. Birliktelik denince akla ne kadar karşı cins gelse de bahsettiğim her iki cinsle olan arkadaşlık, dostluk, kardeşlik birlikteliğidir. Beraberken yapılan sohbetler, atılan kahkahalar paha biçilemezdir. Yanlarında yaşanılan kendi kendinelelik hele... Yıllar geçtikçe paylaşılanlar ve bir gün bir an aklına gelen o "aslında aynıyız" hissi. Hep kendinle düşündüklerini paylaştığında yorumsuz, yargısız sadece dinleniyor olmak. Gerektiğinde seni incitmeden ama doğru olan, aslında bildiğin ama kendine bile itiraf edemediğin yanlışları sana söyleyip yapacağın son kararı yine sana bırakması. Aldığın karar onun uyarısına rağmen yanlış da olsa, sonucunda üzülsen de yine seni teselli eden olması. İnsanın hayatında kolay bulunmayacak bir şey. Böyle insanları bulduğumuzda kaybetmemek için çabalamalıyız. Zira her zaman denk gelmiyor insanın hayatına böyle insanlar.

12 Şubat 2024 Pazartesi

SEN

İlk göz göze geldiğimizde

Isıtmıştın içimi

Sonra gülüşün eşlik etti bu sıcaklığa

Her gün yolunu gözler olmuştum

Her buluşmada ilk günün ışıltısı olurdu içimde

Hava kapalıymış, soğukmuş

Gökten delice yağmur yağıyormuş

Fark etmiyordu bana

Soğukları sıcağa çeviren,

Yağmurlarda gökkuşağım olan

Sen vardın, içimi ısıtan güneşim

 

19.09.2023

14 Ocak 2024 Pazar

YENİ YIL

     Yeni bir yıl, yeni umutlar, her yıl tekrarlanan umut dolu dilekler. Yıl başladı ama değişen bir şey yok. Hatta daha da acı dolu başladı. Şehitler, zamlar arka arkaya geliyor. Bitmeyen umudumuz bu yılın sonunda da yine tekrarlanacak, her yılın sonunda olduğu gibi. Peki ama bunca dilek, istek, dua nereye gidiyor? Bir yerlerde bir yanlış var kesinlikle. Boşuna denmemiş gelen gideni aratır diye. Yanlış olan sanırım bizleriz. Önce bizler değişeceğiz, değiştireceğiz bir şeyleri. Sonrasında da elbet ucundan kıyısından da olsa bir değişim başlayacaktır. Nasıl olacak bu şartlarda diyorsunuz hepiniz (miz). Birdenbire olması mümkün değil elbette, o sadece filmlerde, kitaplarda olur. Ama aynı film ve kitaplarda yaşanmışlardan da örnekler var ve oluyor. Yavaş yavaş, sabırla ama oluyor. Herkesin dilinde eskiler lafı var. Peki bu eskiler nasıl yapıyordu? Sabırla, birlik ve beraberlikle. Biliyorum söylemesi kolay ama gerçekleştirmesi zor. Ama en güzel şeyler de zorlukların arkasından olmaz mı? Gecenin karanlığı güneş ile güzelleşmez mi? Gecenin güzelliği ayrı, tıpkı zorlukların da güzelliği olduğu gibi. Zorluğun da güzelliği olur mu demeyin, olur tabi ki. Zorlukların güzelliği onları aşmamızda. Zorlukları aşmak için yaptığımız birlik ve beraberlikte. Fikir ve düşünce alışverişlerimizde. Önce kendimizi, ilişkilerimizi, hayata bakışımızı değiştirmeliyiz. Eskiler gibi önce arkadaşlık, dostluk, komşuluk ilişkilerimizi düzeltmeliyiz. Sonrasında da bir şekilde düzene girmeye başlar her şey. En azından ben öyle düşünüyorum. Sizce de değmez mi?

10 Eylül 2023 Pazar

SENİNLE SENSİZ

Senin şehrine geldim sevgili
Sensiz senin şehrindeyim
Sokaklarında geziyorum
Sesin kulaklarımda
Sensiz ama seninle oturuyorum
Çok sevdiğin kafeye
Sevdiğin kahveyi söyleyip
Seninle senin insanlarını izliyorum.
Sohbetlerimiz geliyor aklıma
Kurduğumuz hayaller
Sonra bana anlattığın
Gezeceğimiz sokakları geziyorum
O çok sevdiğin binanın önünde durup
Sayende bildiğim ayrıntıları izliyorum
Akşam olurken şehrinde
Seninle ama sensiz
Otel odama gidiyorum
Ve sensiz yatağımda
Aklımda sen
Uykuya dalıyorum,burnumda senin kokun

26 Haziran 2023 Pazartesi

BAZEN

     Kolay olan şeyleri neden sevmez ki insan? Ya da sevemez... Zor olması acaba daha mı tatminkar geliyor ki? Oluruna bırakmak deyip oluruna bırakmamak için bunca çaba neden? Binbir düşünce ile hayatı zehir etmek neden?

    Oysa ki hayat çok kolay, mutlu olmak basit. Her sabahı görebilmek bir şans. Nefes alabiliyor olmak, yürümek, görmek. Ama bu kadar basit şeyleri unutup nedenlere, niçinlere takılıyoruz. Olduğu gibi kabullenip, olandan mutlu olmayı bilsek aslında çoğumuzun antidepresanlara ihtiyacı kalmaz. Sorgulanması gerekenleri değil de sorgulanmaması gerekenleri sorgulayıp, onlara takılı kalmak hepimizin hastalığı. Önce sağlık dediğimiz halde boş takıntılarla sağlığımızı geriye atmak, yaptığımız en büyük çelişkilerden biri. Güneşli ve güzel bir günün verdiği mutluluğu hangi ilaç sağlayabilir ki? Yolda karşılaştığın birisine gülümsemek, selam vermek. Küçük ama insana kendini iyi hissettiren şeyler. Bir dostla kahve içmek, sohbet etmek, kahkahalarla gülmek. Hayatın zorluklarına karşı en büyük güç aslında. Elbette ki an gelip üzüntülerde oluyor ama asıl önemli olan üzüntülere takılıp, günleri, ayları yitirmemek. Her şeye kararında ciddiye almak. Sevgilinden ayrıldığında tüm dünyanı karartmak yerine bir kaç gün üzülüp, silkelenip yeniden yaşamaya başlayabilmek. Bir yakınını kaybettiğinde hayatını durdurmak yerine aksine kaybettiğin kişi içinde yaşama tutunmak. Basit, yapılması kolay ama hiç bir zaman yapamadığımız şeyler. Hatta yapabilenleri de ayıpladığımız olaylar bunlar. Oysa ki içten içe biliriz ki doğru yapan ayıpladıklarımız. Hatta zaman zaman kendimize bile itiraf edemeyiz o kişilere imrendiğimizi. İçten içe o kişiler gibi olmak isteyip de olamadığımızı. Hayatın kısalığını hatırlayıp, kendimize gelmemiz için illa ya bir genç ölüm ya da bir doğal afet olması gerekir. Hoş hatırladığımızdan daha kısa sürede yine aynı takıntılara ve kaygılara dönmemiz çok kısa sürer. Hepimizin belki de yapması gereken önce kendimizi sonra da yaşamayı sevmek. Ama en çok ertelediğimiz de kendimizin olduğunu farkına varmak. Az biraz bencil olabilsek belki de hayatımız daha kolaylaşacak ama hiç birimiz bunu yapmaya yanaşmıyoruz. Her sabah güne başladığımızda ya da yatarken "yarın/bugün güzel bir gün" desek belki de her şey yoluna girecek, kim bilir....

21 Mayıs 2023 Pazar

HAYAL VE YAŞAM

     Hayaller... insanı hem ayakta tutar hem de yıkar. Lise yıllarımda yatılı okulda dolabımın içinde asılı Voltaire 'in şu sözünü hep sevmişimdir. "İnsanlar ancak hayalleriyle yaşar ve biraz yaşamaya başlayınca tüm hayallerini kaybederler." Okuyunca ilk anda hadi oradan dedirten ama düşününce haklılığı ortaya çıkan bir söz. Yaşamımız boyunca ne kadar farkında olmasak da -ya da farkında olsak da- hayallerimiz ile yaşarız. Büyük ya da küçük hep bir hayalimiz olur. Hayallerimiz hedeflerimize, yaşam amacımıza dönüşür. Tüm çabamız büyük ya da küçük bu hayallerimizi gerçekleştirmek üzerinedir. Öyle ki bazen kendimizi kaptırıp, gerçekleştiremediğimizde yıkılırız. İşte asıl hayalin ve kardeşi olan umudun gücü burada başlar. Yıkılan hayalin yasını uzatmadan yepyeni bir hayalle belki de aynı hayali biraz daha şekillendirerek yeniden başlamalıyız. Ancak o zaman yaşam enerjimizi tazeler, büyütürüz. Ötesinde yıkıldığımızda ve bu yıkıntının enkazından kalkamadığımızda ne hayal kurabiliriz ne de umudumuzu oluşturabiliriz. Hayallerin kardeşi umuttur dedim ya, doğrudur. Bence umut olmasa hayal , hayal olmasa umut olmaz. O yüzden kardeştir. Biri düştüğünde diğeri onu destekler. İç sesimizle, kalbimizle bu desteğe destek veririz. Yaşamaya tutunmak için hayallerimizi hep taze, yeni tutmalıyız. İnsanlara göstermek zorunda değiliz ama onları bir çiçek narinliğinde beslemeliyiz. İçimizde yeşermeleri için her zaman ortamını hazırlamalıyız. Öbür türlü yaşamak eziyet olur bize. Hayallerimizi nasıl besleyeceğimiz ise tamamen bizim onları nasıl düşüneceğimize kalmış. Hayallerimize ulaştıkça, onları gerçekleştirdikçe mutluluk da çok uzak değil, inanın. Her şey gibi hayallerimiz için de çabalamamız, uğraşmamız, sabretmemiz gerek. Ha deyince neyi elde edebiliriz ki bu hayatta? Ama asla aklımızdan çıkarmamamız gereken bir şey varsa o da hayal kurmayı bırakmamak. Voltaire' e inat yaşasak da hayallerimizi kaybetmeyelim. Asıl maharet hayallerimizle birlikte yaşamı devam ettirebilmekte. 

1 Mart 2023 Çarşamba

bir AN da

 

Her şey bir AN’ lık aslında. Hayat bir AN’ lık. Ölüm bir AN’ lık. Yaşadığımız her şey bir sürecin sonunda AN da saklanıyor. Bir çiçek günlerce içten içe büyüyor ama bir AN da açıyor, çocuk anne karnında gelişiyor ve bir AN da açıyor gözünü dünyaya. Sevgi bir AN’ da, öfke bir AN’ da olur ve  birde bakmışsın bir  AN’ da kahkahalara boğulursun. Yaşam AN’ lık ama bizler bunu göremiyoruz. . “AN’ ı yaşa, AN’ lık yaşa” diyoruz ama aslında tüm yaşamın AN’ lardan ibaret olduğunun farkına varamıyoruz. Mesela bir sabah kalkarsın ve etrafında hiç ev kalmamış, hepsi bir AN da yok olmuş. Yaşadığına bile sevinemezsin. Ama yine bir AN da yaşamların kurtulduğunu görüp buruk sevinci yaşarsın. AN’ ları fark etmek ve güzelleştirebilmek gerek. Koca bir gecenin ardında güneş bir AN da doğar, gece yatağa yatarsın ve sabah bir AN da olur ya da bir AN da nefessiz kalır güneşin oluş AN’ ını kaçırırsın. Her şey AN da saklı.

 

(6 Şubat 2023 Güneydoğu depremleri sonrası)

MİS KOKULU ESKİLER

  Gözünü açtığında ofisteki kanepede uzanıyordu. Başında çalışma arkadaşı endişeli gözlerle ona bakıyordu. Dirseklerinin üzerinde doğrulmaya...