20 Mayıs 2022 Cuma

EKSİĞİN BOŞLUĞU

     İnsana kendisini eksik, yarım hissettiren anlar, zamanlar, kişiler vardır. Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere, saatler günlere, günler haftalara, haftalar aylara, aylar yıllara bağlanırken yaşananlar da insanın hayatında izlerle geçer gider... Her yaşanmışlık birer izdir aslında ve o izlerin tümü tecrübe olur. Tecrübeler insana yaşam yolunda kılavuzluk eder, tek bir yer dışında. İnsanın içine yaptığı yolculuklarda tecrübeler anlamsızlaşır, yok olur gider. Her soruna çözümü, her soruya bir şekilde cevabı olan kişiler içlerine döndüklerinde çırılçıplak kalır. Çünkü içerde kocaman bir boşluk vardır. Dipsiz, sonsuz... Çıkışı olmayan bir düşüşe geçer içindeki yolculukta insan. Zaten kolay kolay da girmez o dehlize insan, en azından bile isteye girmez zira bilir kaybolur orada. Ama öyle anlar olur ki istemese de o boşluğa düşer. O anlarda, zamanlar da elbette ki de yaşar. Ancak gözlerinde bir donukluk, sözlerinde bir uzaklık olur. İşte tecrübeler burada devreye girer. Öyle ki o anda kahkaha bile atsa tecrübeler sayesinde çıkan kahkaha karşıdaki insanlara gerçek gelir. Koca yaşamın o eksiklik karşısındaki çaresizliği anlatılmaz, anlatılamaz. Herkes farklı etkilenir, farklı yaşar. Bazıları görmezden gelerek yaşamayı seçerler ( ama karşılarına çıktığında o dipsiz boşluk tepetaklak olur bunlar), bazıları hep o an da yaşarlar dışarıya yabancılaşırlar, bazıları da tecrübeler eşliğinde cebinde, içinde taşır ama yaşamaya da devam eder. Koskoca yıllar geçer de o tek gün geçmez, geçemez insan hayatında. Tekrar tekrar yaşar o zamanı, o günü, o yaşını... O eksiklik, yarımlık hissettiren insanın yokluğu bir matkap gibi oyar içini. Yaş alır, yaşlar alır ama o güne geldiğinde hep o yaşta olur hep. O yaşından öteye gidemez o gün o çocuk. Kendisinin çocuğu olur ama o kişinin gittiği günün yaşındaki çocuk hep oradadır. O anı, o saatleri, o geceyi yaşar hep. Cevapsız olduğunu bildiği soruları "acaba? olur muydu? olurdu belki" diyerek defalarca sorar kendisine. Kendince cevaplar verir ama bilir ki o cevaplar aslında gökyüzünde savrulup dağılan bulutlar gibi gelir, geçer. O boşlukta çaresizce çırpınır. Ağlayamaz, ağlasa tıkanır. Boğazında bir yumrukla geçirir o zamanı. Gün biter, güneş doğar ve silkinir, yeniden yaşam başlar. İçindeki büyümeyen acılı çocuğu kendi dünyasında bırakıp, asıl yaşamdaki insanın yaşına gelir, ta ki yılın o günü gelinceye, kendini çaresiz ve yalnız, sevgisiz hissettiği anları yaşayıncaya kadar. Sorunlar yığılıp çıkarsız kalıncaya kadar... İşte o zamanlarda dökemediği tüm yaşları döker, tüm göz pınarlarını kurutur. Sonra yeniden yıllardır öğrendiği gibi kendi sırtını sıvazlar, neleri atlattığını hatırlatıp kendisine silkinip ayağa kalkar. Her silkinme aslında içerdeki boşluğa bir parça daha ekler, bilir de bunu ama olsun, ne de olsa o boşluk azalmayacak hiç. Ha bir eksik ha bir fazla, ne fark eder ki... Şarkılar dinler, duyanların sevdalısına dinlediğini sandığı ama aslında hep "O'na" ithaf edilerek dinlenen. Acısını iyileştirirken ona yardımcı olan şarkılar. Hissettiği, eksik olan sevgisizliği dolduracağını düşünerek sevgiyle yaklaşır etrafına. İçinde bir yer de mutlu etmek istediği çocuğu böyle avutur. İnsanların mutluluğu ile mutlu olunca o yalnızlık gidecek sanır. Belki biraz iyi gelir bu ama biraz işte. 

    Gün bitti, sabah güneş doğacak, yeniden yaşam başlayacak. Boğazdaki yumru biraz daha aşağıya inecek, gözlere çift kişilik ışık gelecek, yaşanılan zamanlar çift kişiyi mutlu edecek coşkuyla yaşanacak ve yaşam yeniden kendi döngüsünde devam edecek. Hem seyirci, hem oyuncu olduğumuz döngüde koşturmaya devam edeceğiz istesek de istemesek de...

2 Mayıs 2022 Pazartesi

YALNIZCA YALNIZ

     Dünyadaki en keyifli ve en sıkıcı şey ne dense kuşkusuz "yalnızlık" derdim. Keyifli çünkü kimseye kendini anlatmak zorunda değilsin. Keyifli sadece kendi isteklerini yapabiliyorsun. Keyifli özgürsün. Bu kadar güzelliğin içinde sıkıcı olan tarafı ne ki diyebilirsiniz. Sıkıcı olan tarafı yalnız olmanız. Etrafınızda çok insan olduğu halde kimsenin olmadığını fark etmeniz sıkıcı tarafı. Yani kalabalıklar içinde yalnız olmak olayın sıkıcılığını getiriyor. Yalnızken zaten yalnızsınızdır. Sizi mutlu ederken mutsuzluğa sürükleyecek birisi yoktur. Anlatmak istediklerinizi anlamayacak ya da anlayanların anlamayanlara anlatmaması sebebiyle çaresiz kalmanızı sağlayacak olaylar yoktur. Herkes için kendinizi feda ederken anlaşılmamak gibi bir şey yaşamazsınız yalnız olduğunuzda. O yüzden yalnızlık keyiflidir. Belirsizlik yoktur, nettir. İnsan kendisi ile yaşamaya başladığında fark eder etrafında olan ama aslında olmayanları. Adım atmadan yapılmayan hareketleri. Sormadan söylenmeyen, aramadan aramayanları. Öyle uzaklara kadar gitmeye de gerek yoktur bunun için, insanın en yakınındakiler olarak bilinen ailesinden başlar bu işler asıl. Siz onların yanındasınızdır ama onlar yoktur. Siz hayatınızın mutluluğunu onlar için erteler, ötelersiniz ama onlar sizin için "yapmasaydın" dan öteye gitmezler. Ötelediğiniz mutluluk da zaten ötelenme sebebini düşünmeden sizden uzaklaşır. Ve sonuç yine yalnızlık. 

    O yüzden yalnızlığımıza sahip çıkmalı, kıymetini bilmeliyiz. Zira ruh eşi diye aradığımız şey aslında yalnızlığımızdan başkası değil. Kalabalıklar içindeki rolümüzü oynadıktan sonra yalnızlığımızla kalmak için kendimize döndüğümüzde hissettiğimiz huzur paha biçilemez. Yalnızlığın da aslında yarenleri vardır. Kitaplar, filmler ve müzik... Bunlar sizi hiç bir zaman terk etmeyen, üzmeyen yalnızlık yarenleridir. Gecenin sessizliğinde açılan bir caz müziği eşliğinde içilen bir kadeh şarap, ışıkları kapatıp açılan güzel bir sinema filmi yada kahve eşliğinde okunan bir kitap... Bunlar yalnızlığınızın yarenleridir, üstelik de hiç gitmeyen yarenlerdir. Kalabalıklar içinde yaşanan her şeyi seyirci olarak izleyip evimize dönmeli ve yalnızlığımızla baş başa huzuru yaşamalıyız.

MİS KOKULU ESKİLER

  Gözünü açtığında ofisteki kanepede uzanıyordu. Başında çalışma arkadaşı endişeli gözlerle ona bakıyordu. Dirseklerinin üzerinde doğrulmaya...