Gözünü
açtığında ofisteki kanepede uzanıyordu. Başında çalışma arkadaşı endişeli
gözlerle ona bakıyordu. Dirseklerinin üzerinde doğrulmaya çalışarak “ne oldu
bana?” dedi. Arkadaşı aynı bakışlarla “bayıldın ve başını çarptın”, belli ki korkmuştu kızcağız. O sıra gözü
arkadaşının elindeki kolonya şişesine takıldı. O anda kendini ayıltan
kolonyanın kokusu geldi burnuna ve o halinde tatlı bir yarım gülümseme yerleşti
yüzüne. Memleketinin meşhur 5K sından biriydi kolonya. Hala endişeli bakan
arkadaşına “iyiyim, yok bir şeyim” diyerek onu rahatlattı. Son dönemdeki iş
yoğunluğu bir yerde patlak verecekti, biliyordu. Kanepede doğrularak iyi
olduğunu gösterircesine oturdu. Sersem gibiydi ama elini uzatıp kolonyadan
aldı. Mis gibi limon kolonyasını içine çekerken ne kadar zamandır memleketine
gitmediği aklına geldi. Arkadaşına bakıp “iyiyim, iyiyim hadi iki kahve kap
gel” dedi gülerek. Kahveleri almaya giden arkadaşının arkasından yine kolonya
şişesine takıldı gözü ve kısa bir tatil yapması gerektiğine karar verdi. Başını
arkaya doğru atıp arkasındaki camdan dışarıya baktı. Bahar gelmişti. Bayram
tatilini bahane edip bir plan yapmalıydı. Sonuçta hak etmişti bu tatili son
projesi sayesinde. Kahve fincanları ile yanına gelen arkadaşına “bayramda
benimle gelir misin Cunda’ ya” dedi. Daha demin bayılan arkadaşından gelen
teklifle şaşırdığı kızın bakışlarından belli oluyordu. Tatil planlarını
yaparlarken kahvelerini içtiler.
İki
hafta ne çabuk geçmişti ve bavulunu hazırlıyordu. Kendi araçları ile gitmeye
karar vermişlerdi. Önce Balıkesir’ e uğrayıp oradan Cunda’ ya geçeceklerdi.
Annesi ve babası ne kadar da sevinmişti haberi verdiğinde, haksız da
sayılmazlardı. O kadar uzun zaman olmuştu ki memlekete gitmeyeli. Ailesini
çağırmak, ağırlamak daha pratik gelmişti hep. Son parçayı da koyduktan sonra
bavulunu kapattı. Artık hazırdı. Dolaptan bir şişe şarap açtı ve kadehine
doldurdu. Hafif bir müzik eşliğinde, salondaki koltuğuna oturdu. Derken gözüne
raftaki çocukluk albümü ilişti. Kalktı, albümü aldı ve tatil öncesi geçmişe
yolculuk yapmaya karar verdi. İlk sayfalarda bebekliği, çocukluğu vardı.
Sayfalar arasında ilerlerken ortaokul yıllarına geldi. Bir doğum günü fotoğrafıydı
karşısında duran, o yılların sayılı eğlencesi idi doğum günü partileri. Sahi
bir de öğrenci çayları vardı. Şu milletin birbiri ile bakışıp, tanıştığı. Ne
kadar da masumdu her şey o zamanlar. Buluşmaya gidilirken arkadaşlarla belli
buluşma noktaları vardı. Malum cep telefonu falan ne gezer o zamanlarda, herkes
buluşma saatinde söylenilen yerde olurdu. Daha dakik, daha sadık olunan
yıllardı o zamanlar. Şimdiki gibi geç kalınca bir mesaj atıp savuşturulan zamanlar
değildi. Onların klasik buluşma mekanı şadırvanın orasıydı. Otobüslerin ana
duraklarından biriydi. O şadırvanın dili olsa da söylese keşke neler görüp,
neler duyduğunu. Ne aşklara ne kavgalara şahit olduğunu. Yüzünde bir
tebessümle, şarabından bir yudum daha aldı. Şadırvanda buluşulup, ya sinemaya
ya pastaneye gidilirdi. Kafelerden daha çok pastanelere gidilirdi ama gençlerin
nezdinde meşhur Şan Kafenin yeri de bir ayrıydı. Sinema deyince aklına geldi.
En yakın arkadaşı Banu’ nun unutkanlığı. Kurtdereli heykelinin orada buluşup,
sinemaya gideceklerdi üç arkadaş ama Banu bir türlü gelememişti. Hiç
unutmuyordu bir saate yakın beklemişlerdi onu sonra sinemadan vazgeçip
pastaneye gitmişlerdi. Ertesi gün okulda Banu’ ya neden gelmediğini
sorduklarında aldıkları cevap muhteşemdi; “Aa.. dün mü gidecektik? Bende bu
hafta gidilecek sanmıştım” Enteresan kızdı şu Banu, bir keresinde de buluşma
saatinde uyuyakalıp gelememişti. Kim derdi şimdi o kızın dakiklik ustası
kesilip, koca şirkette yönetici olacağını. Sinema olayı o yılların
vazgeçilmezlerindendi. Şimdiki gibi ateş pahası değildi biletler. Uygun olduğu
için ve başka da bir etkinlik olmadığından Cumartesi klasiği gençlerin çoğu
sinemaya giderdi. En güzel filmlerde o zamanlar çekildi aslında, son dönem
filmlerde o eski tadı bulamaz olduk zira. Çalan telefonun sesi ile anılardan
sıyrıldı. Telefona uzandı ve açtı. “Selam tatlım, evet evet bavulu hazırladım.
Sabah 07:00 gibi alırım seni, öptüm” Telefonu yerine bırakırken boşalan
kadehini alıp, mutfağa geçti. Balkona çıkıp geceye baktı ve kadehini doldurup
yeniden salona geçti. Albümü kucağına alıp yeniden fotoğraflar arasında
yolculuğa çıktı. Ah bu fotoğraf, ilk gittiği yatılı okul gezisiydi. Ne çok
eğlenmişlerdi. Antalya da şelaleleri gezmişler, bir yatılı okulun
yatakhanesinde kalmışlardı. O kadar çok fotoğraf çekmişti ki gezerken makinanın
filmi bitip, yenisini almıştı. O zamanlar film takılıyordu fotoğraf
makinalarına, nereden nereye… Çektiklerinin çoğu kartpostal gibi manzara
fotoğraflarıydı. Otobüs yolcuğunun kahkahalı sohbetleri, hep beraber gezilen
yerler. Her biri dün gibi gözünün önüne geldi. Gözü başka bir fotoğrafta O’na
ilişti. İlk aşkı, ilk heyecanı… Masumiyet yıllarının aşkı, bakışmalarla geçen
günler ve ilk çıkma teklifi. O zamanlar şimdiki gibi flört falan yoktu.
Erkekler kızlara çıkma teklif ederlerdi sevgili olmak için. Güldü. Ne güzel
zamanlardı, masum, neşeli. Hala saklıyordu o ilk hediye kolyeyi, hoş
zamanlardı. Acaba şu an nerede, ne yapıyordu? Bir ara Banu ya sorayım, kesin
biliyordur o. Albümü yarılamıştı. Saate baktı, epey geç olmuştu. Albümü yerine
kaldırdı, kadehini ve telefonu alıp odadan çıktı. Mutfağa kadehi bırakıp, yatak
odasına geçti. Memleketine gidecek olmanın mutluluğu ile uykuya daldı.
Sabah
alarmın sesi ile güne başladı. Yataktan kalkıp, elini yüzünü yıkadı. Mutfakta
kahve makinasının düğmesine basıp, duş almaya girdi. Duştan çıktığında kahve
hazırdı. Giyinip, kahvesini içtikten sonra Suna’ ya çıktığını haber veren
mesajı attı ve arabaya bindi.
Suna’
nın kapısına geldiğinde çoktan aşağıya inmişti. Bu kızın dakikliğine hayrandı
ezelden beri. Çoğu zaman hayatını kurtarmıştı onun bu dakikliği. “Günaydın
güzelim” dedi cıvıltılı sesiyle arkadaşı. Valizlerini yerleştirip arabaya
bindiler. “Hazır mısın?” dediğinde arkadaşının yüzündeki gülümseme çoktan her şeyi
anlatıyordu. “Hadi, çok merak ediyorum oraları, hiç görmemiştim” dedi heyecanla
Suna, müziği açıp yola koyuldular. Keyifli ve güzel bir yolculuğun sonunda
gördükleri “Balıkesir” tabelası tatilin
başladığını müjdelemiş oldu. Yıllar olmuştu gelmeyeli ama şehre girince bunu
bir kez daha anladı. Daha şehrin girişinde değişiklikler göze çarpmaya başlamıştı.
Bu binalar hangi ara olmuştu? Tıpkı çocukluğundan ergenliğe geçen gençlerin
üstündeki çocuksuluk gibi küçük şehir havası duruyordu ama bir yenilenme de
olmuştu. Evine yaklaştıkça eski günler geldi yine aklına, ne güzel bir çocukluk
geçirmişti. Sokakta oynanan, mahalle kültürünün devam ettiği yıllardı. O
zamanlar tarla olan yerde şimdi koca bir bina vardı ama yine de baktığında o
zamanları hatırlamasına engel değildi. Arabayı park edip, eve çıktılar. Annesi
ve babası onları kapıda karşıladı. Sarılma faslından sonra Suna’ yı ailesi ile
tanıştırdı ve oturup sohbete başladılar. Annesi çeşit çeşit yemek yapmıştı
geleceklerini öğrenince. Önden kahveler içildi, sonra çay faslı derken
görüşmedikleri zamanın özlemini giderdiler. Daha sonra Suna ile etrafı gezmek
için dışarı çıktılar. “Ailen ne kadar da tatlı, samimi insanlar, çok sevdim.”
dedi arkadaşı. “Öyledirler, insanı, misafiri çok severler” Yürürken geçtiği
yerlerde anıları yeniden gözünde canlandı. Şu binalar yapılırken inşaat
alanında oynadıkları oyunlar geldi aklına. Yaşanan minik aşklar, yapılan
sohbetler. Gezdikçe anılarını Suna’ ya anlatıyordu. Yeniden o yaşlara dönmüştü
sanki. Yeni açılan bir kafeye oturup, sohbete devam ettiler. Akşam yemeği için
eve geldiklerinde annesi çoktan sofrayı hazırlamıştı. Yemeklerini yedikten
sonra ailesi ile birlikte yeni açılan, kafelerin ve yürüyüş alanının olduğu
yere gittiler. Hep beraber şöyle bir yürüdükten sonra bir mekana oturdular. Gezerken
ve otururken etrafına şöyle bir baktığında
kalabalığın ve artık çoğu yüzü tanımadığını fark etti. Hava iyice serinleyince
eve geçtiler. Annesi odasına yataklarını hazırlamıştı. Çocukluğunda da
arkadaşları kalmaya geldiklerinde odasında yaptıkları sohbetler geldi aklına,
gülümsedi. Günün yorgunluğu ve huzuru ile hemen uykuya daldılar. Sabah annesi
odanın kapısını tıklattığında çoktan uyanmışlardı. Balkonda hazırlanan kahvaltı
sofrasına oturdular. Güzel bir kahvaltı sonrası kahve içip, ailesi ile
vedalaştılar. Artık Ayvalık’ a doğru yolculuk başlamıştı.
Ayvalık’
a girdiklerinde bayram trafiği ile karşılaştılar. Gerçi orda trafik her mevsim
çoktu ama bu kez daha bir fazla göründü gözüne. Önce kalacakları otele
gittiler. Odalarına yerleştikten sonra giyinip, dışarı çıktılar. Yürüyerek
gezmek daha kolaydı bu yoğunlukta. Denizin kokusunu ve kendisini görecekleri
bir kafeye oturdular ve birer bira söylediler. Suna bayılmıştı buralara, ne iyi
etmişlerdi gelmekte değil mi? Deniz havası, güneşli gün bütün bir iş stresini
almıştı ikisinden de. Herkesin telaş içinde gezinmesi ve onların bu kalabalıkta
işleri olmadan oturması uzun zamandır yapmadıkları bir şeydi. Akşam çökmeye
başlarken otele dönüp, akşam için hazırlandılar. Otelin önünden bir taksiye
atlayıp Cunda adasına gittiler. Adanın girişinde taksiden inip, yemek
yiyecekleri restauranta yürüdüler. Rezervasyonlarını yaptırırlarken özellikle
belirttikleri gibi denizin kenarındaki masalarına oturup, siparişlerini
verdiler. Cundaya gelip de rakı balık yapılmazsa olmazdı ve denizi izleyerek
yemedikten sonra ne anlamı vardı o yemeğin. Harika bir ziyafet çektikten sonra yeniden sohbete daldılar. “Buraları hep
duyardım ama gelmek bir türlü nasip olmamıştı.” dedi Suna. Gerçekten iyi
yapmışlardı gelmekle. Gece ilerlerken yemekten kalkıp yürüyerek adada gezdiler.
Barların olduğu sokağa geldiklerinde klasikleşmiş olan “Cilveli Bar” ın
duvarının önünde bir hatıra fotoğrafı çekildiler. Satıcıları gezerken cam
bardaklar üzerine yazı yazılan bir tezgahın önünde durdular. Birbirlerine
bakıştıklarında aynı şey geçiyordu akıllarından. Bu tatilden hatıra kalması
için iki kadehin üzerine yazı yazdırıp, aldılar. Daha sonra tezgahlar arasında
gezerek bara geçtiler. Canlı müzik eşliğinde, şarkılar söyleyerek tüm
sıkıntıları geride bıraktılar. Otele döndüklerinde gece yarısını epey geçmişti.
Hemen uykuya daldılar.
Sabah
uyandıklarında temiz havada uyumanın dinçliği ile kalktılar. Giyinip,
valizlerini toplayıp kahvaltıya indiler. Kahvaltı sonrası otelden çıkışlarını
yaptıktan sonra arabalarına binip, “Şeytan Sofrasına” gitmek için yola
koyuldular. Zor bela park yeri bulduktan sonra kayaların üstüne çıkıp meşhur
şeytanın ayağının olduğu kafesle çevrili yere geldiler. Çantalarından bozuk
para çıkarıp, adet olduğu üzere dilek dileyip, parayı attılar. Neden şeytana
dilek dilendiğine dair sohbet ederek manzarayı izlemek için yan tarafa
geçtiler. Muhteşem bir manzaraydı karşılarındaki. Tüm güzelliği ile Ayvalık’ ın
koyları ve uçsuz bucaksız deniz uzanıyordu önlerinde. Bu harika görüntünün
önünde birlikte fotoğraflar çekilip, manzarayı görecek şekilde oturup çay
içtiler. Araçlarına binip yeniden Cunda ya geçtiler. Uzun ve bozuk bir yokuşu
yer yer soluklanarak tırmanıp yel değirmenine çıktılar. Oradaki müzeyi gezip
Cunda’ yı tepeden izlediler. İniş yolunda dolaşarak farklı yolları kullanıp
kiliselere uğradılar. Meydana indiklerinde hem yürüyüşün yorgunluğunu atmak hem
de sohbet edip soluklanmak için Cunda klasiklerinden olan “Taş Kahve” de bir
yorgunluk kahvesi içtiler. Acıktıklarını fark ettiklerinde vakit öğleden sonra
olmuştu. Kendilerine yemek yiyecekleri bir yer bulup, karınlarını doyurduktan
sonra dönüş yoluna çıktılar. Burhaniye’ ye ye yaklaştıklarında “Ören’e de
uğrayalım mı?” diye sordu Suna’ ya. “Tabi ki, bir daha ne zaman geliriz kim
bilir” cevabını alınca Ören’ doğru döndürdü direksiyonu. Ören’ in yeşilliği bol
yolunda yürürlerken sakinliğin tadını çıkardılar. Pegasus heykelinin
arkasındaki çay bahçesine oturdular ve güneşin batışını izlediler. “Ben en çok
buradan severim güneşin batışını izlemeyi.” dedi arkadaşına. Çaylarını içerken
küçüklüğü geldi aklına. Çocukken buraya her geldiklerinde dondurma yemeden
dönmezdi. Sonra kumsala doğru bakınca gençliği geldi, arkadaşları ile
yaptıkları çılgınlıklar. Çok güzel zamanlardı, ne çok eğlenirlerdi. Arabaya
doğru giderlerken her gelişinde mutlaka girdiği, ayrı bir mutluluk veren
kitapçıya da girdi. Yine aynı duyguları yaşamak çok iyi geldi ona. “Çocukken
annemler incik boncuk satan yerleri gezerken ben hep bu kitapçıda olurdum.” Arkadaşının
kitap aşkını bilen Suna gülerek “ hiç şaşırmadım” dedi. Kol kola girip arabaya
doğru gittiler.
Gece
geç vakitte İstanbul’ a girdiklerinde şehir kalabalık trafiği ile onları
karşıladı. Arkadaşını evine bıraktığında inmeden “ Harika bir tatil oldu. Teşekkür
ederim güzelim” dedi Suna. “Asıl eşlik ettiğin için ben teşekkür ederim. İlk
fırsatta yeniden kaçalım” diyerek vedalaştılar. Evine girdiğinde yüzünde bir
tebessüm vardı. Üzerini değiştirip, ailesine geldiklerini haber veren mesajı
çektikten sonra yattı. Uykuya dalmadan önce yaşadığı kısa tatil ve anıların
yolcuğunun, ertesi günün sendromu ve işlerin yoğunluğu ile ilgili sıkıntılı düşüncelerini
uzaklaştırdığını fark etti ve huzurla gözlerini kapattı.