3 Kasım 2025 Pazartesi

MİS KOKULU ESKİLER

 

Gözünü açtığında ofisteki kanepede uzanıyordu. Başında çalışma arkadaşı endişeli gözlerle ona bakıyordu. Dirseklerinin üzerinde doğrulmaya çalışarak “ne oldu bana?” dedi. Arkadaşı aynı bakışlarla “bayıldın ve başını çarptın”,  belli ki korkmuştu kızcağız. O sıra gözü arkadaşının elindeki kolonya şişesine takıldı. O anda kendini ayıltan kolonyanın kokusu geldi burnuna ve o halinde tatlı bir yarım gülümseme yerleşti yüzüne. Memleketinin meşhur 5K sından biriydi kolonya. Hala endişeli bakan arkadaşına “iyiyim, yok bir şeyim” diyerek onu rahatlattı. Son dönemdeki iş yoğunluğu bir yerde patlak verecekti, biliyordu. Kanepede doğrularak iyi olduğunu gösterircesine oturdu. Sersem gibiydi ama elini uzatıp kolonyadan aldı. Mis gibi limon kolonyasını içine çekerken ne kadar zamandır memleketine gitmediği aklına geldi. Arkadaşına bakıp “iyiyim, iyiyim hadi iki kahve kap gel” dedi gülerek. Kahveleri almaya giden arkadaşının arkasından yine kolonya şişesine takıldı gözü ve kısa bir tatil yapması gerektiğine karar verdi. Başını arkaya doğru atıp arkasındaki camdan dışarıya baktı. Bahar gelmişti. Bayram tatilini bahane edip bir plan yapmalıydı. Sonuçta hak etmişti bu tatili son projesi sayesinde. Kahve fincanları ile yanına gelen arkadaşına “bayramda benimle gelir misin Cunda’ ya” dedi. Daha demin bayılan arkadaşından gelen teklifle şaşırdığı kızın bakışlarından belli oluyordu. Tatil planlarını yaparlarken kahvelerini içtiler.

 

İki hafta ne çabuk geçmişti ve bavulunu hazırlıyordu. Kendi araçları ile gitmeye karar vermişlerdi. Önce Balıkesir’ e uğrayıp oradan Cunda’ ya geçeceklerdi. Annesi ve babası ne kadar da sevinmişti haberi verdiğinde, haksız da sayılmazlardı. O kadar uzun zaman olmuştu ki memlekete gitmeyeli. Ailesini çağırmak, ağırlamak daha pratik gelmişti hep. Son parçayı da koyduktan sonra bavulunu kapattı. Artık hazırdı. Dolaptan bir şişe şarap açtı ve kadehine doldurdu. Hafif bir müzik eşliğinde, salondaki koltuğuna oturdu. Derken gözüne raftaki çocukluk albümü ilişti. Kalktı, albümü aldı ve tatil öncesi geçmişe yolculuk yapmaya karar verdi. İlk sayfalarda bebekliği, çocukluğu vardı. Sayfalar arasında ilerlerken ortaokul yıllarına geldi. Bir doğum günü fotoğrafıydı karşısında duran, o yılların sayılı eğlencesi idi doğum günü partileri. Sahi bir de öğrenci çayları vardı. Şu milletin birbiri ile bakışıp, tanıştığı. Ne kadar da masumdu her şey o zamanlar. Buluşmaya gidilirken arkadaşlarla belli buluşma noktaları vardı. Malum cep telefonu falan ne gezer o zamanlarda, herkes buluşma saatinde söylenilen yerde olurdu. Daha dakik, daha sadık olunan yıllardı o zamanlar. Şimdiki gibi geç kalınca bir mesaj atıp savuşturulan zamanlar değildi. Onların klasik buluşma mekanı şadırvanın orasıydı. Otobüslerin ana duraklarından biriydi. O şadırvanın dili olsa da söylese keşke neler görüp, neler duyduğunu. Ne aşklara ne kavgalara şahit olduğunu. Yüzünde bir tebessümle, şarabından bir yudum daha aldı. Şadırvanda buluşulup, ya sinemaya ya pastaneye gidilirdi. Kafelerden daha çok pastanelere gidilirdi ama gençlerin nezdinde meşhur Şan Kafenin yeri de bir ayrıydı. Sinema deyince aklına geldi. En yakın arkadaşı Banu’ nun unutkanlığı. Kurtdereli heykelinin orada buluşup, sinemaya gideceklerdi üç arkadaş ama Banu bir türlü gelememişti. Hiç unutmuyordu bir saate yakın beklemişlerdi onu sonra sinemadan vazgeçip pastaneye gitmişlerdi. Ertesi gün okulda Banu’ ya neden gelmediğini sorduklarında aldıkları cevap muhteşemdi; “Aa.. dün mü gidecektik? Bende bu hafta gidilecek sanmıştım” Enteresan kızdı şu Banu, bir keresinde de buluşma saatinde uyuyakalıp gelememişti. Kim derdi şimdi o kızın dakiklik ustası kesilip, koca şirkette yönetici olacağını. Sinema olayı o yılların vazgeçilmezlerindendi. Şimdiki gibi ateş pahası değildi biletler. Uygun olduğu için ve başka da bir etkinlik olmadığından Cumartesi klasiği gençlerin çoğu sinemaya giderdi. En güzel filmlerde o zamanlar çekildi aslında, son dönem filmlerde o eski tadı bulamaz olduk zira. Çalan telefonun sesi ile anılardan sıyrıldı. Telefona uzandı ve açtı. “Selam tatlım, evet evet bavulu hazırladım. Sabah 07:00 gibi alırım seni, öptüm” Telefonu yerine bırakırken boşalan kadehini alıp, mutfağa geçti. Balkona çıkıp geceye baktı ve kadehini doldurup yeniden salona geçti. Albümü kucağına alıp yeniden fotoğraflar arasında yolculuğa çıktı. Ah bu fotoğraf, ilk gittiği yatılı okul gezisiydi. Ne çok eğlenmişlerdi. Antalya da şelaleleri gezmişler, bir yatılı okulun yatakhanesinde kalmışlardı. O kadar çok fotoğraf çekmişti ki gezerken makinanın filmi bitip, yenisini almıştı. O zamanlar film takılıyordu fotoğraf makinalarına, nereden nereye… Çektiklerinin çoğu kartpostal gibi manzara fotoğraflarıydı. Otobüs yolcuğunun kahkahalı sohbetleri, hep beraber gezilen yerler. Her biri dün gibi gözünün önüne geldi. Gözü başka bir fotoğrafta O’na ilişti. İlk aşkı, ilk heyecanı… Masumiyet yıllarının aşkı, bakışmalarla geçen günler ve ilk çıkma teklifi. O zamanlar şimdiki gibi flört falan yoktu. Erkekler kızlara çıkma teklif ederlerdi sevgili olmak için. Güldü. Ne güzel zamanlardı, masum, neşeli. Hala saklıyordu o ilk hediye kolyeyi, hoş zamanlardı. Acaba şu an nerede, ne yapıyordu? Bir ara Banu ya sorayım, kesin biliyordur o. Albümü yarılamıştı. Saate baktı, epey geç olmuştu. Albümü yerine kaldırdı, kadehini ve telefonu alıp odadan çıktı. Mutfağa kadehi bırakıp, yatak odasına geçti. Memleketine gidecek olmanın mutluluğu ile uykuya daldı.

Sabah alarmın sesi ile güne başladı. Yataktan kalkıp, elini yüzünü yıkadı. Mutfakta kahve makinasının düğmesine basıp, duş almaya girdi. Duştan çıktığında kahve hazırdı. Giyinip, kahvesini içtikten sonra Suna’ ya çıktığını haber veren mesajı attı ve arabaya bindi.

 

Suna’ nın kapısına geldiğinde çoktan aşağıya inmişti. Bu kızın dakikliğine hayrandı ezelden beri. Çoğu zaman hayatını kurtarmıştı onun bu dakikliği. “Günaydın güzelim” dedi cıvıltılı sesiyle arkadaşı. Valizlerini yerleştirip arabaya bindiler. “Hazır mısın?” dediğinde arkadaşının yüzündeki gülümseme çoktan her şeyi anlatıyordu. “Hadi, çok merak ediyorum oraları, hiç görmemiştim” dedi heyecanla Suna, müziği açıp yola koyuldular. Keyifli ve güzel bir yolculuğun sonunda gördükleri  “Balıkesir” tabelası tatilin başladığını müjdelemiş oldu. Yıllar olmuştu gelmeyeli ama şehre girince bunu bir kez daha anladı. Daha şehrin girişinde değişiklikler göze çarpmaya başlamıştı. Bu binalar hangi ara olmuştu? Tıpkı çocukluğundan ergenliğe geçen gençlerin üstündeki çocuksuluk gibi küçük şehir havası duruyordu ama bir yenilenme de olmuştu. Evine yaklaştıkça eski günler geldi yine aklına, ne güzel bir çocukluk geçirmişti. Sokakta oynanan, mahalle kültürünün devam ettiği yıllardı. O zamanlar tarla olan yerde şimdi koca bir bina vardı ama yine de baktığında o zamanları hatırlamasına engel değildi. Arabayı park edip, eve çıktılar. Annesi ve babası onları kapıda karşıladı. Sarılma faslından sonra Suna’ yı ailesi ile tanıştırdı ve oturup sohbete başladılar. Annesi çeşit çeşit yemek yapmıştı geleceklerini öğrenince. Önden kahveler içildi, sonra çay faslı derken görüşmedikleri zamanın özlemini giderdiler. Daha sonra Suna ile etrafı gezmek için dışarı çıktılar. “Ailen ne kadar da tatlı, samimi insanlar, çok sevdim.” dedi arkadaşı. “Öyledirler, insanı, misafiri çok severler” Yürürken geçtiği yerlerde anıları yeniden gözünde canlandı. Şu binalar yapılırken inşaat alanında oynadıkları oyunlar geldi aklına. Yaşanan minik aşklar, yapılan sohbetler. Gezdikçe anılarını Suna’ ya anlatıyordu. Yeniden o yaşlara dönmüştü sanki. Yeni açılan bir kafeye oturup, sohbete devam ettiler. Akşam yemeği için eve geldiklerinde annesi çoktan sofrayı hazırlamıştı. Yemeklerini yedikten sonra ailesi ile birlikte yeni açılan, kafelerin ve yürüyüş alanının olduğu yere gittiler. Hep beraber şöyle bir yürüdükten sonra bir mekana oturdular. Gezerken ve otururken etrafına şöyle bir baktığında  kalabalığın ve artık çoğu yüzü tanımadığını fark etti. Hava iyice serinleyince eve geçtiler. Annesi odasına yataklarını hazırlamıştı. Çocukluğunda da arkadaşları kalmaya geldiklerinde odasında yaptıkları sohbetler geldi aklına, gülümsedi. Günün yorgunluğu ve huzuru ile hemen uykuya daldılar. Sabah annesi odanın kapısını tıklattığında çoktan uyanmışlardı. Balkonda hazırlanan kahvaltı sofrasına oturdular. Güzel bir kahvaltı sonrası kahve içip, ailesi ile vedalaştılar. Artık Ayvalık’ a doğru yolculuk başlamıştı.

 

Ayvalık’ a girdiklerinde bayram trafiği ile karşılaştılar. Gerçi orda trafik her mevsim çoktu ama bu kez daha bir fazla göründü gözüne. Önce kalacakları otele gittiler. Odalarına yerleştikten sonra giyinip, dışarı çıktılar. Yürüyerek gezmek daha kolaydı bu yoğunlukta. Denizin kokusunu ve kendisini görecekleri bir kafeye oturdular ve birer bira söylediler. Suna bayılmıştı buralara, ne iyi etmişlerdi gelmekte değil mi? Deniz havası, güneşli gün bütün bir iş stresini almıştı ikisinden de. Herkesin telaş içinde gezinmesi ve onların bu kalabalıkta işleri olmadan oturması uzun zamandır yapmadıkları bir şeydi. Akşam çökmeye başlarken otele dönüp, akşam için hazırlandılar. Otelin önünden bir taksiye atlayıp Cunda adasına gittiler. Adanın girişinde taksiden inip, yemek yiyecekleri restauranta yürüdüler. Rezervasyonlarını yaptırırlarken özellikle belirttikleri gibi denizin kenarındaki masalarına oturup, siparişlerini verdiler. Cundaya gelip de rakı balık yapılmazsa olmazdı ve denizi izleyerek yemedikten sonra ne anlamı vardı o yemeğin. Harika bir ziyafet çektikten sonra  yeniden sohbete daldılar. “Buraları hep duyardım ama gelmek bir türlü nasip olmamıştı.” dedi Suna. Gerçekten iyi yapmışlardı gelmekle. Gece ilerlerken yemekten kalkıp yürüyerek adada gezdiler. Barların olduğu sokağa geldiklerinde klasikleşmiş olan “Cilveli Bar” ın duvarının önünde bir hatıra fotoğrafı çekildiler. Satıcıları gezerken cam bardaklar üzerine yazı yazılan bir tezgahın önünde durdular. Birbirlerine bakıştıklarında aynı şey geçiyordu akıllarından. Bu tatilden hatıra kalması için iki kadehin üzerine yazı yazdırıp, aldılar. Daha sonra tezgahlar arasında gezerek bara geçtiler. Canlı müzik eşliğinde, şarkılar söyleyerek tüm sıkıntıları geride bıraktılar. Otele döndüklerinde gece yarısını epey geçmişti. Hemen uykuya daldılar.

 

Sabah uyandıklarında temiz havada uyumanın dinçliği ile kalktılar. Giyinip, valizlerini toplayıp kahvaltıya indiler. Kahvaltı sonrası otelden çıkışlarını yaptıktan sonra arabalarına binip, “Şeytan Sofrasına” gitmek için yola koyuldular. Zor bela park yeri bulduktan sonra kayaların üstüne çıkıp meşhur şeytanın ayağının olduğu kafesle çevrili yere geldiler. Çantalarından bozuk para çıkarıp, adet olduğu üzere dilek dileyip, parayı attılar. Neden şeytana dilek dilendiğine dair sohbet ederek manzarayı izlemek için yan tarafa geçtiler. Muhteşem bir manzaraydı karşılarındaki. Tüm güzelliği ile Ayvalık’ ın koyları ve uçsuz bucaksız deniz uzanıyordu önlerinde. Bu harika görüntünün önünde birlikte fotoğraflar çekilip, manzarayı görecek şekilde oturup çay içtiler. Araçlarına binip yeniden Cunda ya geçtiler. Uzun ve bozuk bir yokuşu yer yer soluklanarak tırmanıp yel değirmenine çıktılar. Oradaki müzeyi gezip Cunda’ yı tepeden izlediler. İniş yolunda dolaşarak farklı yolları kullanıp kiliselere uğradılar. Meydana indiklerinde hem yürüyüşün yorgunluğunu atmak hem de sohbet edip soluklanmak için Cunda klasiklerinden olan “Taş Kahve” de bir yorgunluk kahvesi içtiler. Acıktıklarını fark ettiklerinde vakit öğleden sonra olmuştu. Kendilerine yemek yiyecekleri bir yer bulup, karınlarını doyurduktan sonra dönüş yoluna çıktılar. Burhaniye’ ye ye yaklaştıklarında “Ören’e de uğrayalım mı?” diye sordu Suna’ ya. “Tabi ki, bir daha ne zaman geliriz kim bilir” cevabını alınca Ören’ doğru döndürdü direksiyonu. Ören’ in yeşilliği bol yolunda yürürlerken sakinliğin tadını çıkardılar. Pegasus heykelinin arkasındaki çay bahçesine oturdular ve güneşin batışını izlediler. “Ben en çok buradan severim güneşin batışını izlemeyi.” dedi arkadaşına. Çaylarını içerken küçüklüğü geldi aklına. Çocukken buraya her geldiklerinde dondurma yemeden dönmezdi. Sonra kumsala doğru bakınca gençliği geldi, arkadaşları ile yaptıkları çılgınlıklar. Çok güzel zamanlardı, ne çok eğlenirlerdi. Arabaya doğru giderlerken her gelişinde mutlaka girdiği, ayrı bir mutluluk veren kitapçıya da girdi. Yine aynı duyguları yaşamak çok iyi geldi ona. “Çocukken annemler incik boncuk satan yerleri gezerken ben hep bu kitapçıda olurdum.” Arkadaşının kitap aşkını bilen Suna gülerek “ hiç şaşırmadım” dedi. Kol kola girip arabaya doğru gittiler.

 

Gece geç vakitte İstanbul’ a girdiklerinde şehir kalabalık trafiği ile onları karşıladı. Arkadaşını evine bıraktığında  inmeden “ Harika bir tatil oldu. Teşekkür ederim güzelim” dedi Suna. “Asıl eşlik ettiğin için ben teşekkür ederim. İlk fırsatta yeniden kaçalım” diyerek vedalaştılar. Evine girdiğinde yüzünde bir tebessüm vardı. Üzerini değiştirip, ailesine geldiklerini haber veren mesajı çektikten sonra yattı. Uykuya dalmadan önce yaşadığı kısa tatil ve anıların yolcuğunun, ertesi günün sendromu ve işlerin yoğunluğu ile ilgili sıkıntılı düşüncelerini uzaklaştırdığını fark etti ve huzurla gözlerini kapattı.

MİS KOKULU ESKİLER

  Gözünü açtığında ofisteki kanepede uzanıyordu. Başında çalışma arkadaşı endişeli gözlerle ona bakıyordu. Dirseklerinin üzerinde doğrulmaya...